111 Hz ·Bölüm 4 ·6 Ağustos 2021 ·27 dk ·2.882 kelime

Alevlerle Yaşamak

Bir haftayı aşkın bir süredir, Türkiye'nin dört bir yanındaki ormanlardan yangın haberleri ile yaşıyoruz. Yangın, ağaçlarlarla birlikte, canımızı da yakıyor. Bizim ise biraz sakinleşip, sormamız gereken sorular var: Ormanlar neden yanar? Yangınların giderek daha büyük alanları etkilemesinin sebebi ne? Ve elbette, biz yangınlar karşısında ne yapabiliriz? Esmiyor Podcast'i dinlemek için: https://dinle.podbee.co/esmiyor/

0:00

Bu podcast kaydını yaşadığım yerden çok çok uzaklarda, Kaliforniya'da gerçekleştiriyorum. Buraya karayoluyla haftalar süren uzun bir araç yolculuğuyla geldik. Kaliforniya'ya girmeden hemen önce de onun yanındaki komşu eyalet Oregon'da saatlerce ağaçların arasında ilerledik. Böyle muazzam bir his bu gerçekten de. O uzun uzun ağaçların arasında güneşin o yakıcı etkilerinden sizi koruyan gölgeliğinde adeta giderken o kadar farklı bir duygu hissediyorsunuz ki doğayla adeta bütünleşiyorsunuz. Böyle biz sık sık durup ağaçların arasında dinlendik. Bazen gidip onlara sarıldık. Ve dediğim gibi adeta doğayla bütünleştik. Ve bu muhteşem bir duygu. Orada en çok ziyaret etmek istediğimiz bir yer Krater Gölü adı verilen bir bölge. Bir ulusal park. Tam oraya varmak üzereyken aracımız durduruldu. Ve yetkililer tarafından başlayan büyük bir orman yangını konusunda uyarıldık. Ve az sonra da birkaç gün önce böyle yanıp kül olmuş bir bölgeden geçtik.

Az önceki o yemyeşil canlılığın tam zıttı bir şekilde o kapkara ölülük duygusu bu kez adeta bizim de yüreklerimizi kavurdu diyebilirim. Neyse sonra Krater Gölü'ne vardığımızda kilometrelerce ötede yanan ormanlardan yükselen böyle dumanlar nedeniyle hava iyice puslanmaya başladı. Ve biz görüşümüzü kaybetmeye başladık. Ve oralarda ne internet ve hatta telefonun bile çekmediği ücra yerlerde böylesine çok büyük bir orman yangınının başladığını da bu şekilde görmüş olduk. Tabi bunu daha önce de Kaliforniya, Oregon bölgesinde hemen hemen her yaz meydana gelen bu tür yangınları haberlerden duyuyorduk. Ama insan görünce çok daha farklı hissediyor. Birkaç gün sonra internet bağlantısına kavuşunca bu kez de Türkiye'deki orman yangınlarının haberlerini almaya başladık. Ya insan başka yerlerde yanan ormanların haberlerini duyunca da üzülüyor tabi ama böylesine bir doğa afeti yanı başında olunca durumu çok daha derinden hissediyorsunuz.

Atalarımız zaten boşuna dememiş ateş düştüğü yeri yakar diye. Bu tür yangınları özellikle de geçtiğimiz yıl dünyanın gelmiş geçmiş belki de en büyük afetlerinden biri olan Avustralya yangınlarını ben de YouTube kanalımda incelemiş, konu etmiş, analiz etmeye çalışmıştım. Ama tabi yangının varlığını bilmekle o ateşin kendisini, etkilerini, dumanlarını görmek arasında çok büyük bir fark var dediğim gibi. O yüzden Türkiye'den gelen bu acı haberler beni de çok derinden etkiledi. Tabi biz bir yandan gezerken bir yandan da ulusal park yetkilileri, rangerlardan bilgiler almaya, onlarla konuşmaya ve bu konular hakkında bilgi edinmeye de çalıştık. Ve öğrendiğimiz bazı şeyler bizi hem şaşırttı hem de bakış açımızda bazı değişiklikler meydana getirmeye başladı. Bu yanan ağaçlara ve onlarla beraber yok olan tüm canlılığa bakıp üzülmemek elde değil elbette. Ama orman yangınları aslında doğadaki döngünün bir parçası, doğal bir parçası.

Bir düşünün biz insanlar bu dünyada daha henüz yokken de patlayan yanardağların ve yeryüzüne düşen yıldırımların yarattığı orman yangınları hep vardı. Bizler bu dünyadan silindiğimiz zaman da bu yangınlar devam edecek. Çünkü doğa yaratıcılığı barındırdığı gibi yıkımı da içinde barındıran bir güç. Hatta belki kulağınıza mantık dışı da gelebilir ama aslında bazı ormanların yaşam döngülerini sürdürebilmesi için yangınlara ihtiyacı var. Evet doğru duydunuz. Bazı yangınlar doğanın iyiliği için gerekli. Peki nasıl oluyor da yaşayan ne varsa içindeki her şeyi adeta küle çeviren bu yangınlar, bu doğal afetler ormanların yaşam döngüsü içinde gerekli olabiliyor? Bu sorunun cevabı yine ormanın derinliklerinde gizli.

Türkiye'de meydana gelen yangınların etkili olduğu ormanlar, Akdeniz ekosistemine özgü kızılçam ormanları. Biz bu Türkiye'nin Çanakkale'den başlayan ve Adana'ya kadar ulaşan bölgesine kıyı kesimine Akdeniz ekosistemi diyoruz. Akdeniz ekosistemleri milyonlarca yıldır bu yangınlarla beraber varlıklarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla bunlar aslında doğal sürecin bir parçası. Sesini duyduğunuz bu kişi bu bölümdeki iki konuğumdan ilki İsmail Bekar. Merhaba ben İsmail Bekar. Şu anda İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nde yangın ekosistemi üzerine doktora yapıyorum. İsmail'in de söylediği gibi Akdeniz ekosistemleri yangınlarla yaşamaya bir hayli alışkın. Hatta o kadar alışmışlar ki yangına. Üreme yöntemleri bile bu duruma adapte olmuş. Çam kozalaklarını bilirsiniz. Bunlar içlerinde böyle onlarca çam tohumu taşıyan kapsüller aslında. Ve çam ağaçları iki tür kozalak üretiyor. Bunların ilki tohumlarını kendiliğinden toprağa bırakabilen açık kozalak.

Diğer türü ise kapalı kozalak. Bunlar tohumlarını toprağa saçabilmek için çevresel bir tetikleyiciye ihtiyaç duyuyor.

Yangın çıktığında ve alevler giderek yükselip ortamdaki ısıyı arttırdığında da...

Kozalaklar patlayarak içinde sakladıkları o tohumları yanan alana serpiştiriyorlar. Yanan alanla buluşturuyorlar. Ve dolayısıyla yangın sonrasında bu verimli topraklarda adeta böyle küllerinden geriye dönerek çimleniyorlar. Ve yeniden bir kızılçam ormanının oluşmasını sağlıyorlar. Küllerinden doğmak gerçekten de doğru bir deyim. Ama bunun dışında küçük çapta yangınların ekosistem için bir faydası daha var. Alevlerin yayılabilmesi için yakıta ihtiyacı var. Yakıt derken zeminde biriken o kuru dal parçalarını, yaprakları ve diğer ölü bitkileri kastediyorum. Orman zemininde ne kadar fazla yanıcı madde birikmişse yangınlarda o kadar hızlı yayılıyor, o kadar hızlı şiddetleniyor. İşte düzenli aralıklarla meydana gelen küçük çaplı orman yangınları zeminde biriken yanıcı maddelerin temizlenmesini sağlıyor. Ve hızlı yayılan yangın türlerinin de önüne geçiyor. Ayrıca yine bu küçük çaptaki yangınlar ormanlık araziler arasında boşluklar yaratıyor ve ormanı adeta parsellere ayırıyor.

Bu da gelecekte meydana gelebilecek diğer orman yangınlarının diğer parsellere, komşu parsellere sıçramasının da önüne geçiyor. Ama ekosistem üzerindeki tüm bu olumlu etkiler küçük çaplı ve kontrol altında tutulabilen yangınlar için geçerli. Bugünlerde Türkiye'yi kasıp kavuran yangınlarsa kontrolsüz bir şekilde çok geniş bir alana yayıldı. Peki ama bu yangınlar neden bu kadar hızlı büyüdü? Burada temel sebep tabii ki de iklim değişikliği. İklim değişikliği yangınların çıkış sebebi çok olamaz. Ama çıkan yangınların büyümesine olanak tanır. Çünkü sıcaklıkların artması, kuraklıkların sıklaşması ve yaygınlaşması, sıcak hava dalgalarının yaşanması tabii ki de yangınlar için çok uygun bir ortam yaratıyor. Ve dolayısıyla insan aktiviteleri sonucunda ya da doğal sebeplerle çıkan yangınlar hiç fark etmez. Onların daha büyük olması için bir elverişli bir ortama neden oluyor iklim değişikliği. Anlayacağınız orman yangınlarının bu denli sıklaşması ve bu denli şiddetlenmesinin nedeni bir yanıyla küresel ölçekli.

Zaten orman yangınlarının güncel haritasını incelediğimizde etkilerinin de küresel olduğunu gayet net bir şekilde görebiliyoruz. Türkiye'de bir yandan yangınlar devam ederken bir yandan da farklı coğrafyalarda büyük çaplı orman yangınları yaşanıyor. İtalya'da, Yunanistan'da, İspanya'da yani bu ülkeler başta olmak üzere Akdeniz çevresindeki pek çok ülkede yangınlar devam ediyor, mücadele etmeye çalışıyorlar. Hatta İspanya'da işler öyle bir noktaya geldi ki bir Ağustos günü ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Uzmanlara göre bu yangınlardaki artışın temel nedeni küresel ısınmayla her sene daha şiddetli hale gelen sıcak hava dalgaları. Ama tabii faturanın böyle tamamını da küresel iklim değişimine kesmek kolaycılığa kaçmak olur. Çünkü bir kısmı da sorunlu yerel uygulamalarda. Bu ufak ölçekli yangınların, büyük yangınların önünü alabildiğini söylemiştim az önce. Eskiden bu ufak çaplı yangınlar ekosisteminde bir parçasıydı.

Oysa bugün gelişen teknolojiyle birlikte yangına müdahale imkanlarımız da eskisinden çok daha fazla ve biz ufak çapta yangınlara bile izin vermiyoruz. Burada sıkıntılı olan şey iklim değişikliğinin ve insan aktivitelerinin bu doğal süreci etki etmesi. Burada kastettiğim şey de şu, biz normalde bu ekosistemde çıkan yangınların sıklığını ya da çıkan yangınların tipini, çıkan yangınların mevsimini değiştirmeye yol açıyoruz. Yani daha doğrusu bizim aktivitelerimiz ve iklim değişikliği bunlarda değişikliklere yol açıyor. İşte bu yüz binlerce yıllık ekosistemde var olan yangınların bu tarz özellikleri, biz ki bu özelliklere yangın rejimi diyoruz. Biz bu özelliklerde bu yangın rejiminde değişime yol açtığımız zaman, işte o zaman yangınlar tehlikeli bir sürece doğru ilerliyor. Çünkü ekosistemler her ne kadar yangınla beraber yaşamaya alışmış olsalar da, burada aslında ekosistemler yangınların bu özelliklerine, yangın rejimi dediğimiz bu şeye de alışır.

Bu yangın rejimi değişirseniz. o zaman bu ekosistemdeki bitkilerin sağladığı milyonlarca yıllık bu adaptasyonlar aslında biraz boşa çıkmış oluyor ve bu adaptasyonlar fayda sağlamamaya başlıyorlar. İşte bu durumda da tarihsel yangın rejimlerinin değişmesi ekosistemleri sıkıntıya sokuyor. Ne kadar garip değil mi? Meğer ormanların en büyük düşmanı olarak bildiğimiz yangınların ekosistemin yaşam döngüsü için hayati bir önemi varmış. Ve biz aslında aman bir ağaç bile yanmasın kaygısıyla hareket edip en ufak yangını dahi söndürerek aslında doğanın döngüsüne müdahale ediyormuşuz. Bir nevi kaş yapayım derken göz çıkarıyormuşuz. Burada yine ben gezerken konuştuğum rangerlar şunu söyledi. Şu anda hala Oregon ve Kuzey Kaliforniya'da çok büyük yangınlar devam ediyor. Los Angeles ve New York kentinin kapladığı tüm alandan fazlası yandı. Ve muhtemelen Eylül-Ekim ayına kadar kontrollü biçimde yanmasına izin vereceklermiş.

Bunu söylüyorlar. Yanmaya devam edecek. Çok büyük ve farklı noktalarda devam eden bir yangın bu. Ve yani şimdiye kadar konuştuğumuz neredeyse bu her şey insanın sezgilerine aykırı aslında. İşte tam da bu yüzden sezgilerimizi bir kenara alıp doğayı ekosistemi anlamaya çalışmamız gerekiyor. Ve bunu başarabilmek için orman yangınlarını anlamak için kullandığımız o dar perspektifimizi terk edip daha geniş bir perspektif edinmemiz gerekiyor. Özellikle zaman konusunda.

Ormanda bir oraya bir buraya uçuşan bir kelebek olduğumuzu hayal edelim şimdi. Daha dün kozamızdan çıkmışız. Bugünse bir orman yangını başlamış. Hepi topu üç günlük ömrümüz muhtemel yangının sonunu görmeye bile yetmeyecek. Alevlerle karşılaştığımızda eyvah dünyanın sonu geldi kıyamet kopuyor diye düşünürdük herhalde öyle değil mi? Kısacık ömrümüzün bize armağanı olan daracık perspektifimizle başka bir yorum getiremezdik bu gördüğümüz yangına. İşte biz insanlar da aslına bakarsanız biraz bu kelebek gibiyiz. Ömrümüz kelebeğinkinden çok daha uzun görünüyor belki ama ve milyonlarca yıldır varlığını sürdüren ekosistemlerin yanında bizimkisi de çok çok kısa. Yangınla yok olan ormanlarımızın yangın öncesindeki haline geri dönebilmesi için geçecek süre biz insanlara uzun gibi gelse de ekosistemin yaşını düşündüğümüzde koca okyanusta ancak bir damla kadar.

Peki bunu neden söylüyorum? Aman canım bırakın üzülmeyi doğa kendini yenileyecek nasılsa demek için değil tabii ki. Ama insan perspektifiyle hareket edersek doğanın ihtiyacı olanı görmezden gelebilme ihtimalimiz var. Eğer sabırsız davranır ve doğanın kendisini yeniden oluşturmasına izin vermek yerine yanlış müdahalelerde bulunursak bu kez çok daha büyük sorunlara yol açabiliriz. Siz ağaçlandırma çalışması yapacağım diye dozerlerle işte yüzlerce insanla buraya girer burayı düzleyip buraya tekrar bir ağaçlandırma çalışmasında bulunursanız aslında buraya zaten hali hazırda orada çimlenmeye hazır şekilde olan tohumlara zarar vermiş oluyorsunuz ve doğal sürece bir müdahale etmiş oluyorsunuz. İşin bir sıkıntılı tarafı da yanlış şekilde ağaçlandırma yaparsanız ya da yanlış türlerle ağaçlandırma yaparsanız o zaman hem doğal süreci bozmuş oluyorsunuz hem de sizin yaptığınız çalışma başarısız oluyor.

Mesela şu anda sosyal medyada bazı fikirler dönüyor, yaratıcı fikirler. İşte çam ekmeyelim, meyve ağacı ekelim. Hani bu gerçekten ekolojik açıdan baktığımızda, ekosistem açısından baktığımızda komik öneriler. Çünkü ormancılar genelde şey isterler, biz bir ağacı oraya ekelim ve daha sonrasında biz oraya hiçbir şey yapmayalım. Olabildiğince az enerji harcayalım. Bu şekilde düşündükleri için siz her yerin ekolojisini değiştirmek için, her yerin ekolojisine müdahale etmek için enerjiniz ve paranız yok. Dolayısıyla sürdürülebilir şeyler değil bunlar. Ayrıca ekolojik olarak da faydalı şeyler değil bunlar. İyi diyorsun, hoş diyorsun da Barış abi ne yapacağız? Elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız yani? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu podcast bölümünün amacı kesinlikle sizi pasif bir duruma itmek değil. Tam tersine orman yangınları konusunda bilinçlenmek için her zamankinden daha aktif olmamız gerekiyor.

Çünkü dünya ormanlarını bekleyen tehlike gün geçtikçe büyüyor. Daha aktif olmalıyız ama her şeyden önce eylemlerimizi insan merkezli bir bakış açısıyla değil, ekosistem merkezli bir bakış açısıyla belirlemeliyiz. Her şeyden önce orman yangınlarının ekosistemin bir parçası olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu yangınları ortadan kaldırmak mümkün değil. Biz büyük yangınları, 5 tane de uçağımız olsa, 25 tane de helikopterimiz olsa biz bu büyük yangınları yaşamaya devam edeceğiz. Bugün olmasa, yarın olmasa, ertesi gün olacak. Dolayısıyla bizim şu gerçeği kabullenmemiz lazım. Biz yangınlarla beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu alanda çalışan bizim ünlü bir hocamızın söylediği çok güzel bir laf var. Diyor ki, yangınsız bir dünyayı hayal etmek köşeli bir yuvarlığa hayal etmeye benzer. Hayal edemezsiniz. Dolayısıyla biz yangınlara karşı mücadele etmek konusunda bir tık daha öne geçmemiz lazım. Bu ne demek?

Şu anda hepimizin gördüğü gibi yangınlarla mücadele çok zor bir iş ve çok da maliyetli bir iş. Dolayısıyla yangınla mücadelenin en etkili ve en ucuz maliyetli yolu yangın başlamadan önce yangınla mücadele etmek. Bu ne demek? Mesela Amerika'da yapılan bir uygulamadan örnek verebilirim. Amerika'da mesela yangın riskinin yüksek olduğu bölgelerde uygun hava şartlarında, bu çok önemli, yetkili kişilerce, bu konuda eğitim almış kişilerce gidip ellerinde alef tabancalarıyla, alef silahlarıyla çeşitli küçük yüzey yangınları çıkartıyorlar. Yüzey yangın demek sadece yüzeyin yandığı, yüzeyde bulunan bitki parçalarını, ölü dalları yakan yangınlar. Bu şekilde yangın çıkartarak o bölgede bulunan bitkileri yakıyorlar. Bu neye fayda sağlıyor? Daha sonra herhangi bir şekilde insan kaynaklı ya da doğal bir şekilde o bölgede yangın çıktığında yangın çok büyüyemiyor. Çünkü neden? Yanacak bir madde yok. Dolayısıyla burada aslında yangını, yangın riskini azaltmak için kullanıyorlar.

Biz şu anda ülkemizdeki politika bütün yangınları söndürmek ve bütün yangınları engellemek üzerine kurulu. Biz bu şekilde yaptığımızda, bizim yaptığımız şey aslında ormanlarımızda yanıcı madde birikiminin, ki burada benim yanıcı maddeden kastım bitki parçaları, ölü bitkiler, işte ölü dallar ya da ölmüş ağaçlar, yanıcı madde birikiminin artmasına ve birikmesine sebep oluyoruz. Dolayısıyla biz bu sene yangınları engellesek, iki sene daha engelleriz, üç sene daha engelleriz. Fakat dördüncü senede hava şartları öyle bir uygun olur ki ve sizin ilk başta kontrol edemediğiniz bir yangın büyüyerek o dört sene boyunca engellediğiniz yangınlara bedel bir yangına neden olur. Dolayısıyla biz yangınları bir yandan engellemeye, söndürmeye çalışırken, bir yandan da aslında daha büyük yangınların olmasına sebep oluyoruz. Yani biz yangınları neden söndürüyoruz? Zarar görmesin insanlar, ormanlarımız zarar görmesin, söndürelim dolayısıyla, engelleyelim yangınları.

Ama aynı yaptığımız bu yaptığımız aktivite bir yandan da daha büyük yangınlar için bir adım sağlıyor, daha büyük yangınlara sebep oluyor. O yüzden bizim yangınlarla beraber yaşamayı öğrenmemiz lazım. Ekosistemi kendi isteklerimize uygun hale getirmek yerine doğanın döngüsüyle uyumlu çözümler üretmeye çalışmalıyız. Bunun yoluysa insani duygularımıza kapılmak, duygusal olmaktansa doğayla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmek için bilime, akla, mantığa kulak vermekten geçiyor. Benim kulak vermenizi istediğim biri daha var. Derin, dinleyicilerimiz seni tanıyabilirler mi? Tabii ki. Derin ben. Utku ile birlikte Esmiyor Podcast'ı kurduk. Esmiyor, küresel iklim değişikliği konusu üzerine gerçekten de çok güzel işler çıkaran bir podcast serisi. Derin ve Utku yayınlarında iklim ve ekoloji konusunda birçok uzmanı konuk etmişler. Son dönemde de yangınlarla ilgili farklı uzmanların konuk olduğu ve binlerce kişinin takip ettiği yayınlar gerçekleştirdiler.

Az önce sözünü ettiğim doğayla daha sağlıklı bir ilişki kurma konusunda derinin değinmek istediği birkaç nokta daha var. Ona göre doğayla sağlıklı bir ilişki kuramamamızın en büyük nedeni bizzat insanın kendisi. Bunun birkaç aşaması var. Birincisi insanın kibri çok yüksek. Şu yangınlarda da çok fazla görebiliyoruz. Doğayı kontrol altına alabileceğimize ilişkin ilginç bir inanış var. Hatta hep söyleniyor işte biz Ay'a gittik bunu mu kontrol edemeyeceğiz? Ve biz de bunu sorduk birkaç uzmana ve söylenen şey şu Ay'a gitmek bir mühendislik hikayesi. Evet zor ama parayı verip gidebiliyorsun. Ama doğayı kontrol etmek o başka bir kudret, o başka bir güç. Bu felaketlerden sonra çok fazla görüyoruz bunu, kibir konusunu. Kibirini birazcık daha yutup doğanın gücünü, o doğanın yıkıcı olan gücünü daha fazla kabullenmiş toplumlar. İşte mesela hep örnek verilir Japonya ve deprem gibi. Çok daha fazla hazırlık yapmış oluyor.

Ve bu tarz doğal felaketlerden, afetlerden çok daha az etkilenmiş oluyorlar. Ama kibrini sindirememiş toplumlar ise hiç çok ciddi biçimde hazırlıksız yakalanıyorlar. Ve onlar için artık ulusal bir felaket haline geliyor. Ama burada gerçekten insanın, kibrinin doğayı kontrol edebileceğine inancın, biz mesela sorular çok fazla alıyoruz nasıl söndürülemez? Veya o bölgenin ağaçlandırılmasıyla ilgili olarak bu konularda çok fazla soru alıyoruz. Veya Kızılçam ormanlarının 1950 yılında Türkiye'ye gelebildiğine ilişkin mesela duruyoruz. Yani siz insan olarak 5 milyon hektarlık bir alanı ağaçlandırabileceğinizi nasıl düşünüyorsunuz? Bu nasıl olabilir? Bu ancak doğanın yapabilmesi. Derinin de bahsettiği gibi kibrimiz bizi doğaya hükmedebildiğimiz ya da hükmedebileceğimiz yanılgısına düşürüyor. Ama böyle büyük felaketler karşısında anlıyoruz ki doğanın gücü karşısında tüm teknolojik gücümüze rağmen bazen çaresiz kalabiliyoruz.

İkinci bir konu ise bizim doğada misafir olduğumuz gerçekliği. Doğrudur on binlerce yıl önce homo sapiens olarak Afrika'da Sabana'da gezerken veya kuzenlerimiz Neandertaliler Avrupa'da ormanlarda gezerken oralarda misafir değiller. Ama biz özellikle endüstri devriminden sonra da şehirlerde kurmuş olduğumuz yapılardan dolayı artık bizim evlerimiz gerçekten şehirler. Bizim artık doğada misafir olduğumuzu anlamamız lazım. Ne kadar eğitilirsek, ne kadar pratik yaparsak yapalım misafiriz. Çünkü bizde nesillerce gelmiş olan o kadim bilgiler doğada nasıl hareket edilmesi gerektiği, hangi yemişlerin nasıl yenebileceği, ateşin nasıl yakılacağı, nasıl söndürüleceği artık kaybolmuş durumda. Kaybolmuş olması bir sıkıntı değil. Bunları tekrar elde edelim demiyorum ama doğaya gittiğimiz zaman sanki bu bilgiler bizde hala varmışçasına davranmamamız gerekiyor. Misafir olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

Evet gerçekten de yine zor günlerden geçiyoruz. Bu günler bütün dünyada belki daha da kötü durumlara gidecek. Yine son 12 yıl diye 2,5-3 yıl kadar önce bir video yayınlamıştım. Uzmanların çağrısını sizlerle paylaşmıştım. Gelin bizde bu gibi zor durumlarda duygularımızla hareket etmek, galeyana gelmek yerine aklımıza, mantığımıza ve tabii ki uzmanların, bilim insanlarının çağrılarına, onların yaptığı araştırmalara kulak verelim. Ve böyle durumlarda yanlış bilgileri yaymak yerine doğru bilgileri öğrenip önce kendimizi sonra çevremizdeki diğer insanları eğitelim. Bu işlerin üstesinden gelmenin yolu bilgimizi arttırmak. Ateşin varlığını biliyoruz. Diğer doğal afetlerin varlığını biliyoruz. Bunların adeta belli döngülerle meydana geldiğinin farkındayız. En son yayınladığım YouTube videosunda Yellowstone Ulusal Parkı'nı gezerken Old Faithful diye bir geyserden söz etmiştim. Yellowstone çok büyük bir süper volkan.

Geçmişte çok büyük patlamalara sahne olmuş. Şimdi de hala kaynayan bir kazan gibi. Ve o volkanın tekrar patlayacağını bilim insanları söylüyorlar. Zamanlamasını tahmin edebiliyorlar. Hatta belli parçaları Old Faithful'da olduğu gibi neredeyse alarmlı bir saat gibi işte 90-96 dakikada bir içinden sıcak suları püskürtüyor. Yine geçmişte bizim de tıpkı Kaliforniya'da olduğu gibi bir deprem bölgesinde olduğunu biliyoruz. Çok acı günler yaşadık. Ve gelecekte de deprem felaketiyle de karşılaşacağız. Bütün bunları unutmamak gerekiyor. En önemlisi bu. Sadece ateşin düştüğü anlarda, bizi yaktığı anlarda canhraş feryatlar vermek yeterli olmuyor. Bunların belli döngüler içerisinde doğanın parçası olduğunu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor. İnsan olarak bize düşen sorumluluk doğayla uyumlu yaşamaya çalışmak, onun harmonisine zarar vermemek, tam tersine onunla barış içinde, uyum içerisinde olmaya çalışmak, saygı göstermek.

Doğanın kendisi bir şiir gibi bizler de bu şiirin bir parçasıyız, parçası olmalıyız. Onun ahengini, onun kafiyelerini bozmadan tam tersine onu daha da iyi hale getirecek, onu daha da süsleyecek şekilde hayatımızı sürdürmeliyiz.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin, Zuhat Taşer
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (9)