
Maç İzlemek Neden Zevkli?
Karar setinde top İtalya'nın sahasına düşüyor, Eda Kaptan "Bugün Avrupa'nın başkenti İstanbul!" diye bağırıyor ve İstanbul'da bile olmayan biri kendi salonunda kan ter içinde kalıyor. Ortada 162 metrekarelik bir saha ve 260 gramlık bir top var; ona hiç dokunmadığınız hâlde kalbiniz hızlanıyor, bir yabancıya sarılıyorsunuz. Aynı refleksin izi Colosseum'un taş sıralarında da, savaşları durduran Olimpiyat ateşkesinde de duruyor. Peki başkasının kazandığı bir maç, bedenimizde neden kendi zaferimiz gibi yankılanıyor?
Tempo, tempo, tempo, tempo!
Hadi, hadi! Çok az kaldı… Blokla! Şimdi bir pas! Ahhhh… İtalya da iyi takımmış. Hala öndeyiz. Set sayısındayız hala, hadi. Karar seti tabi, kolay değil. Bir hataya bakar.
Hadiiiiii! Bir tek ayak gelmez mi Eda? Top İtalya’da yine. Veeeeee… Top dışarda! Şampiyonuuuuuz! İşte buuuu!
Ohhh. Nefesimi tuttum. Nasıl bir maçtı ya bu? Anlık coşkuyla her şeyi dökmüşüm farkında değilim. Batmış buralar. Dünyayla bağlantım koptu sanki. Takımla sahada oynuyor gibiydim. Çok büyük başarı ama. Üst üste iki kere şampiyon olmak… Maç biter bitmez kaptan “Bugün Avrupa’nın başkenti İstanbul!” diye bağırınca salondan çığlıklar koptu. Hatta konuşmasında dikkatimi çekti, “bu voleyboldan fazlası” diye vurguladı Eda Kaptan ve diğer oyuncular. Kan ter içinde kaldım, ortalık darmadağın. Belli ki daha fazlası.
Düşünsenize. Ben o salonda değildim. Topa hiç dokunmadım, hatta İstanbul'da bile değildim, kendi salonumdaydım. Ama bedenim sanki oradaymış gibi davrandı. Kalbim gerçekten hızlandı. Terledim. Bağırdım.
Siz de hatırlıyorsunuzdur belki: bir odada yalnız, ya da kalabalık bir salonda, ekranın karşısında… Bir golde, bir sayıda, bir raketin son vuruşunda kendinizi kaybettiğiniz bir an. Belki bir Dünya Kupası finaliydi, belki bir final seti, belki sokaktaki bir maçın son dakikasıydı. O anda etrafınızdaki herkes bir anda tanıdığınız birine dönüşüyor. Kimse yabancı kalmıyor.
Alt tarafı bir top yere değdi.
Ortalama 162 metrekarelik bir saha var. 260 gramlık sentetik bir top var. Amaç basit. Topu o filenin üzerinden yere değdirmek. Kuralları var tabi ama özünde bundan ibaret.
Topa dokunmuyorsunuz, koşmuyorsunuz, terlemiyorsunuz. Elinizdeki tek şey bir uzaktan kumanda belki bir bilet. Nasıl bir yabancıya sarılırken buluyoruz kendimizi? Nasıl milyonlarca insanla beraber mutluluk, gurur, öfke, hırs gibi duyguları yaşıyoruz? E tabi milli maçlar bir başka, onları bi kenara koyalım ama spor maçlarını izlemeyi genel olarak düşünelim. Voleybol, futbol, golf, boks, koşu… Saymakla bitmez. Nasıl bu kadar gerçek hissettirebilir bir başkasının başarısı? Ya da başarısızlığı? Sahide maç izlemek neden bu kadar zevkli?
Hadi biraz izlemenin, katılmadan kazanmanın, tribünden bir maça ortak olmanın arkasındaki nedenleri konuşalım.
M.S. 80. Roma'da yeni bir yapı açılıyor: Colosseum. Elli bin kişilik bir arena.
"Colosseum" ismi, aslında yapının kendi adı bile değil. Yapının gerçek adı Flavius Amfitiyatrosu. Colosseum adı, hemen yanında duran dev bir heykelden geliyor: İmparator Nero'nun kendisi için yaptırdığı, güneş tanrısı kılığında, tunçtan yapılmış kocaman bir heykel. Adı da zaten "Colossus" yani "dev" anlamına geliyor. Ki o kelime de Yunanca'dan geliyor, Rodos'taki ünlü Dev Heykel'e, Colossus of Rhodes'a bir gönderme. Yani stadyum adını, aslında yanı başındaki bir heykelden alıyor.
Bir an hayal edin: güneş tepede, kum zemin daha şimdiden ısınmış, taş sıralar insanla dolu. Elli bin kişi, aynı anda nefes alıyor, aynı anda bağırıyor. Ne bir hoparlör var, ne bir ekran. Sadece taş, ses ve kalabalık.
Peki ilk maçlar nerede, neden başlamış? Bu, Roma’daki Colosseum'dan da eski. Gladyatör dövüşlerinin asıl tarihi İtalya'nın güneyinden, Campania bölgesinden geliyor. Roma'ya gelişi ise M.Ö. 200’lü yıllarda olmuş. Hatta ilk dövüşlerin, soyluların ölümü üzerine düzenlenen cenaze törenleri olduğu söyleniyor. Yani ilk "maç" bir eğlence bile değil, ölüleri onurlandırma ritüeli bakarsanız. Sadece izlemek için değil, ölen birinin ruhuna kan sunmak için. Bir nevi kurban gibi.
Biz genelde kolezyum yapısıyla Roma’yı eşleştiriyoruz. O meşhur görüntü gözümüzün önüne geliyor haliyle. Ama ayakta kalan en eski taş amfitiyatro Pompeii'de. M.Ö. 70'te inşa edilmiş, yirmi bin kişilik bir arena kendisi. Şansa bakın ki hemen yanında Vezüv adında bir yanardağ var. Pompeii şehrinin üzerine bir anda patlıyor. Ve bu amfitiyatro, aradan geçen yıllara rağmen o küllerin altında bugüne kadar neredeyse hasarsız kalmış.
1997'de UNESCO, Pompeii'yi Dünya Mirası Listesi'ne alıyor bu arada. Gerekçesi çok etkileyici gerçekten. UNESCO diyor ki, burası dünyanın hiçbir yerinde bir daha eşi bulunmayan bir şey sunuyor: bir toplumun "yaşayan" bir kanıtı. Yani Pompeii'nin değeri sadece eski olmasında değil; hiçbir kazıda, hiçbir kalıntıda göremeyeceğiniz kadar “sıradan bir günü” size aynen göstermesinde.
Peki neden en ünlü kolezyum Roma'da? Çünkü Roma bunu bir güç gösterisine çevirmiş.
Nero, tarihe savurganlığı ve zorbalığıyla geçen bir imparator. Roma'da büyük bir yangın çıktığında şehrin en değerli arazisine kendi adına devasa bir saray yaptırıyor. Domus Aurea yani "Altın Saray" diye geçiyor. Göllü bahçeleri, yaldızlı odalarıyla halkın gözünde israfın simgesi haline geliyor tabi zamanla.
Vespasianus ise Nero'dan sonra tahta çıkan, asker kökenli bir imparator. Halkın güvenini kazanmak için akıllıca bir hamle yapıyor: Nero'nun sarayının bahçesini yıkıp Colosseum'u inşa ettiriyor. Resmen "bakın, saraylarımızı halka geri veriyoruz" mesajıyla yapıyor bunu.
Ve bu mesaj işe yarıyor, çünkü halkın gerçekten istediği tam olarak bu. Bir nevi kamusal alan ihtiyacını gideriyor aslında. Bir yandan da öyle bi noktaya geliyor ki bu konu dönemin şairlerinden Juvenal, halkının artık siyasetle değil, sadece iki şeyle ilgilendiğini yazmış o zamanlar: panem et circenses. Yani ekmek ve sirk. (quote gelebilir)
İktidar, halkı sakin tutmanın yolunu bulmuş anlayacağınız: doyurmak ve seyrettirmek. Çünkü seyretmek, bir toplumu bir arada tutmanın ucuz ve etkili bir yolu olarak görülüyor o zaman. On binlerce yabancı, aynı anda aynı şeye bağırıyor, aynı anda nefesini tutuyor. Aralarında hiçbir ortak nokta olmayan insanlar, birkaç saatliğine tek bir bedenmiş gibi davranıyordu.
Bu, aslında spordan da eski. Bugün bile ismiyle dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olarak bilinen “Olimpiyat Oyunları” savaşların bile durdurulduğu kutsal bir ateşkes dönemi olarak geçiyor tarihte.
Buna Ekekheiria deniyordu yani "silah bırakma dönemi". Oyunlardan üç ay önce, Olympia'dan üç haberci çıkar, Yunanistan'ın dört bir yanındaki şehir devletlerine aynı mesajı taşırdı: silahları bırakın. O dönemde ne bir savaş başlatılabilirdi, ne bir idam infaz edilebilirdi, ne de silahlı bir asker Olympia toprağına adım atabilirdi. Amaç basitti: yollardaki sporcuların ve seyircilerin, birbirleriyle savaş halindeki şehirlerden geçerken güvenli bir şekilde Olympia'ya ulaşabilmesiydi.
Bu bir centilmenlik anlaşması da değildi üstelik. Ateşkesi bozanın cezası ağırdı. Mesela Sparta bu kuralı çiğnediğinde, hem o yılki oyunlara katılmaktan hem de seyirci olarak alandan bulunmaktan men edilmiş, üstüne ağır bir para cezasına çarptırılmıştı. Yani oyunları izlemek uğruna savaşını bile durduran bir toplumdan bahsediyoruz.
Yarışan sporcular değil, tanrılara adanan bir ritüeldi bu. Seyirci sadece eğlenmiyordu, bir törene katılıyordu. Yani biz, bugün televizyonun karşısına geçip bir maç izlerken, aslında binlerce yıllık bir refleksi tekrar ediyoruz: bir araya gelip aynı şeye bakmak, aynı anda aynı şeyi hissetmek.
Ama bir soru var: neden hep bir tarafı tutuyoruz? Neden sadece izlemekle yetinmeyip, illa bir renk seçip, illa bir tarafa geçiyoruz? Cevap, sandığımızdan çok daha eski bir kavrama götürüyor bizi: içimizdeki kabile yatkınlığı. O kadar eskiye gitmeden günümüzde bir dinlenelim. Kısa bir aradan sonra burada buluşalım.
Kaldığımız yerden devam edelim. 1981'de İngiliz zoolog Desmond Morris, ömrünü hayvan davranışlarını incelemeye vermiş bir bilim insanı, dürbününü bu kez futbol tribünlerine çevirdi ve The Soccer Tribe, yani Futbol Kabilesi adında bir kitap yazdı.
Morris'in gördüğü şey şu: bir stadyumda olan biten, aslında bir kabile ritüelinin bütün unsurlarını taşıyor. Renkli formalar, birer totem. Atkılar, birer kabile işareti. Tezahürat, birer çağrı. Taraftarların vücutlarına sürdüğü boyalar, yüzyıllar önce savaşa giden savaşçıların yaptığından çok da farklı değil. Gerçekten benzerlikler var gibi, ne dersiniz?
Kabile kadar eski bir kavrama gitmişken, aklıma başka bir şey geliyor: belki de mesele sadece kabile değil, oyunun kendisi. Çünkü oyun oynamak, kabileden de, hatta insandan da eski bir şey. Hollandalı tarihçi Johan Huizinga, ünlü bir eseri var: Homo Ludens yani Oynayan İnsan. Oyun oynamanın kültürden bile eski olduğunu söylüyor kendisi. Hayvanlar da oyun oynar, yani oyun için bir medeniyet kurmamız gerekmemiştir diyor. Ancak insan, oyunu alıp mitolojik bir ritüele dönüştürüyor ona göre. O voleybol sahası sıradan bir zemin değil, Huizinga'nın deyimiyle "sihirli bir çember” aslında.
İnsan da ait olmak istediği grubu arıyor gibi, ne dersiniz? Bir zamanlar avcı-toplayıcı bir topluluk dediklerimiz de hayatta kalmak için birbirine muhtaç insanlardan oluşuyordu. Bugün avcı toplayıcı olmasa da aidiyet ihtiyacı hâlâ güncel. Ve bir formayı, bugün elimizdeki en kolay kabile üyeliği kartı gibi düşünebiliriz.
Peki bu ait olma ihtiyacı gerçekten bu kadar kolay mı tetikleniyor? Yani ortada bir tarih, bir şehir, bir aile geleneği olmasa bile sadece rastgele bir grubun içine düşseniz, yine de o grubu savunur muydunuz? Bir bilim insanı bunu tam olarak merak etmiş ve cevabı bulmak için çok basit bir deney kurmuş.
1970'lerde, sosyal psikolog Henri Tajfel çok basit bir deney yapıyor. Çocukları rastgele iki gruba ayırıyor. Gerçekten rastgele. Sonra bakıyor: çocuklar hemen kendi gruplarını öncelemeye başlıyor mu?
Peki bunu nasıl ölçüyor? Katılımcılara önce anlamsız bir şey soruyor. İki ressamdan hangisinin tablosunu daha çok beğendiklerini. Sonra bu cevaba göre onları "Grup A" ve "Grup B" diye ikiye ayırıyor. Kimse kiminle aynı grupta olduğunu bilmiyor, birbirlerini hiç görmüyorlar bile, bildikleri tek şey, bir kağıt üzerindeki numaraların hangi gruba ait olduğu.
Sonra herkese bir görev veriyor: elindeki puanı, tanımadığı iki kişiye dağıtacak. Birinin kendi grubundan, diğerinin öteki gruptan olduğunu biliyor, o kadar. Ve karşısına bir tablo çıkıyor. Bu tabloda bazı seçenekler "herkese eşit dağıt" diyor, bazıları "toplamda en fazla puanı dağıt" diyor, bazıları da "kendi grubunla öteki grup arasındaki farkı en büyük yap" diyor.
İşte kayırmayı burada yakalıyor: katılımcıların büyük çoğunluğu, toplamda daha az puan dağıtmak pahasına bile olsa, kendi grubu ile öteki grup arasındaki farkı büyütmeyi tercih ediyor.
Hiçbir mantıklı sebep yokken çocuklar kendi gruplarını önceliyorlar.
Tajfel'in “Sosyal Kimlik Kuramı” dediği şeyin temelini oluşturuyor bu deney. Bir gruba dahil olduğumuzu düşündüğümüz an, dünyayı otomatik olarak "biz" ve "onlar" diye ikiye bölüyoruz. Ve "biz" tarafını, hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymadan, daha değerli görmeye başlıyoruz.
Onlar ve biz. Ne kadar net bir ayrım değil mi? Ama “biz” her zaman çok güçlü söylenen bir tabir değil. Kaybeden “biz” olduğumuzda keyifler kaçmıyor değil. Hatta buna ingilizcede "basking in reflected glory" deniyor. yani “yansıyan zaferde güneşlenme”. Eğer kazanırsak her şey yolunda, kazanmazsak sesler daha cılız çıkıyor. Gerçekten “biz” ve “onlar” olmaya dair bir turnusol diyebilir miyiz bu hisse?
Ama bu "biz" hissi sadece kafanızdaki bir fikir mi yoksa bedeninizde de bir karşılığı var mı? Yani takımınız gol attığında zihniniz mi seviniyor sadece, yoksa vücudunuz da gerçekten bir şeyler yaşıyor mu? Bunun cevabı, laboratuvara kan örneği vermiş taraftarlarda saklı.
Nörobilimciler, bir taraftarın takımı gol attığında beyninde dopamin salgılandığını tespit ediyor. Aynı ödül sistemi, yemek yerken ya da bir ödül kazandığınızda devreye giren sistem. Maçın gergin anlarında ise amigdala, yani beynin duygusal alarm merkezi, aktifleşiyor. O yüzden bir maçın son on dakikasında kalbiniz gerçekten daha hızlı atıyor.
1998'de yapılan bir araştırma bunu daha da ileri götürüyor: Dünya Kupası ve NBA maçlarını izleyen taraftarların testosteron seviyeleri ölçülüyor. Takımları kazandığında, taraftarların testosteronu yükseliyor. Kaybettiğinde ise düşüyor. Yani sahaya hiç çıkmasanız da, bedeniniz sanki siz kazanmışsınız ya da kaybetmişsiniz gibi tepki veriyor.
Peki beyniniz bu "sanki ben oynuyormuşum" hissini tam olarak nasıl kuruyor? Cevap, 1990'larda İtalya'da bir maymun deneyi sırasında bulunuyor.
Rizzolatti ve ekibi, maymunun beynini izlerken bir araştırmacı elini uzatıp fıstık alıyor ve maymun kıpırdamadan sadece izlerken, sanki kendisi o hareketi yapıyormuş gibi aynı beyin hücreleri ateşleniyor. Buna "ayna nöron" adını veriyorlar. Beynimizde, başka birinin yaptığı bir hareketi izlerken, sanki o hareketi biz yapıyormuşuz gibi ateşlenen hücreler bunlar. Bir oyuncunun attığı muhteşem bir gol, ya da kaçırdığı bir penaltı, bu yüzden bu kadar "içimizde" hissettiriyor. Beynimiz, izlediğiniz o hareketi bir bakıma kendi içinde deneyimliyor.
Demek her şey bu kadar bilimsel… Nöronlar, tarihi kazılar, imparatorluklar… Peki asıl hikaye nerede?
Hikaye anlatıcılığında.
İyi bir spor karşılaşmasını, iyi bir hikayeden ayıran çok az şey var düşündüğünüzde. Belirsizlik var, gerilim var, bir kahraman var, bir de kırılma anı, maçın yönünü değiştiren o tek saniye. Tek fark şu: bu senaryoyu kimse önceden yazmadı. Sonucu kimse bilmiyor, oyuncular bile.
İşte spor yorumcusunun sesindeki o titreme tam da buradan geliyor. Çünkü anlattığı şey, gerçek zamanlı yazılan bir hikaye. Siz de o hikayenin ortasına düşmüş, sonunu bilmeden izleyen bir seyircisiniz. Bir filmi ikinci kez izlediğinizde aynı heyecanı duymazsınız, çünkü nasıl biteceğini bilirsiniz. Ama bir maçı hiçbir zaman ikinci kez "ilk defa" izleyemezsiniz. İşte belirsizliğin büyüsü tam olarak burada saklı.
Yani bir maçı izlerken hissettiğiniz o şey, aslında tek bir duygu değil. Roma'nın arenasından kalan bir toplumsal refleks. Kabilesini arayan eski bir beynin sesi. Rastgele bir grubu bile "biz" yapabilen bir zihin oyunu. Ve vücudunuzun, sahada olmasa da sahadaymış gibi davranan kimyası.
Sahaya hiç inmediniz. Ama koltuğunuzdan kalktığınızda, aslında bütün bunları bir arada yaşamış oluyorsunuz.
Belki de bu yüzden o gece, "filenin sultanları" kazandığında hepimizin gözleri doldu. Dünyanın öbür ucundaki bir yabancıyla aynı anda nefesimi tuttum, aynı anda çığlık attım. Ve aslında hiç yalnız değildim. O an, bi şeyin parçasıydım. Bunu biliyorum ve hissediyorum. Ama biliyorum bu ne ilk ne de son. Beraber bi şey yapma hissinin tam da ortası.
Önümüzdeki maçlara bakmayı unutmayalım. Hayatın belirsizliğini kucaklamak hepimize iyi geliyor belli ki!