Tüm Dünyaya Karşı Gelebilir misin: Pluribus
111 Hz ·Bölüm 212

Tüm Dünyaya Karşı Gelebilir misin: Pluribus

Breaking Bad ve Better Call Saul gibi yapımlardan tanıdığımız Vince Gilligan, son günlerde yeni dizisi Pluribus ile gündemde. Bir mutluluk salgınında, yaşananlara tek itiraz eden Carol'ın hikâyesini izlediğimiz bu dizi, bize insan ve topluluk olmaya dair çok önemli sorular soruyor. 111 Hz'in bu bölümünde Pluribus'un tartışmamızı istediği bazı kavramlara odaklanıyoruz. Tüm dünyaya karşı gelebilmenin yollarını arıyoruz.

1 Aralık 2025 ·27 dk ·2.663 kelime
0:00

Hoşgeldiniz arkadaşlar. Bugünkü podcast kaydetmeden önce birkaç şey almak için markete uğradım. Fakat çıktığımda bir tuhaflık var. Sanırım uydularda arıza filan oluştu. Yani ne telefonlar çekiyor ne de internete girebiliyorum. Eskiden olsa arabama neşeli bir kaset takardım ama şimdi nereden bulacaksın kaseti? Eee ben de yolda sıkıldım açıkçası. Eve varmadan sizinle biraz laflıyım istedim. Hafta sonu ailecek çok güzel bir gezi yaptık aslında. Onunla ilgili bir bölüm hazırlamayı düşünüyordum. Derken dün de mahallemize yeni bir ailenin taşındığını gördüm. E şimdi nazik bir hoş geldin demeden de olmaz tabii. Onlara güzel bir pasta yapmak için markete çıkmıştım da işte. Yol sıkıcılaştı biraz. Ama neyse keyifleri bozmak yok.

Aaa ne güzel bak iyi insan lafının üstüne. Yeni komşum da bahçedeymiş. Yakaladığım iyi oldu tanışmak için harika bir fırsat.

Merhaba mahallemize hoş geldiniz. Merhaba Barış. Teşekkür ederiz.

Bir dakika ya adımı nereden biliyor ki? Daha tanışmadık bile. E YouTube'dan izleyeceğim falan mı acaba? Mahalledeki herkes de bahçesine çıkmış. Hoş geldin kutlaması falan var galiba. Belki diğer komşularımdan öğrenmiştir ismimi. Umarız hafta sonundan keyif almışsındır. Albu Körk'teki nükleer bilimler müzesinde gördüklerinden güzel bir bölüm hazırlayacağına hepimiz eminiz. Teşekkür. Bir dakika ya hafta sonu ileride olduğu nasıl bile... Meyveli pasta inceliğin için ayrıca teşekkür ederiz. Şaka falan mı bu? Paketlerini taşımana yardımcı olmamızı ister misin Barış? Ne oluyor ya? Biz sadece sana yardım etmek istiyoruz. Çekilin önümden çekilin. Evime gitmek istiyorum çekilin. Bu ne tuhaflık ya. Herkes hipnoz olmuş gibi sanki. Uzaylı istilası mı var? Yok canım. Çok mu bilim kurgu izliyorum ben bu aralarca...

Alo? Merhaba Barış. Bu senin için epey kafa karıştırıcı ve korkutucu olmalı. Bir anda üstüne gelmemeliydik. Lütfen bizi affet. Seni endişelendireceğimizi tahmin edemedik. Şunu unutma ki tamamen güvendesin. Kiminle görüşüyorum? Bakın bu şaka filansa hiç komik değil. Hayır şaka değil. Biz sadece sana yardım etmek istiyoruz. Ne oluyor ya? Hem siz kimsiniz ve adımı nereden biliyorsunuz? Aklımı filan mı okuyorsunuz? Çıldıracağım. Kesinlikle hayır. İstesek bile böyle bir yetimiz yok bizim. Biz deyip deyip duruyorsun. Biz kim? Neden herkes bir anda biz oldu? Sadece biziz işte. Geçtiğimiz günlerde dünyaya yayılan bir virüs hepimizi birbirimize bağladı. Tek bir akıl gibi düşün. Ne saçmalıyorsunuz siz ya? Hemen şimdi yetkililer... Yetkili birisi yok ki. Aslında dünyadaki herkes yetkili desek daha doğru olur. Senin durumun biraz nadir görülüyor bu arada. Şimdilik tespit ettiğimiz birkaç kişiden birisin.

Ama merak etme. Bu durumu düzeltmek için uğraşıyoruz tabii ki. Neyi düzeltmek için anlamadım. Senin de bize katılmanı sağlayacağız yani. Peki ya hayır dersem? Hayatın sana ait barış. Fakat bunun ne kadar harika bir şey olduğunu hemen anlayacaksın. Biz sadece senin mutlu olmanı... Sus artık. Rahat bırakın beni.

Eğer Vince Gligan'ın yeni dizisi Pluribus'u izlemiş olanlarınız varsa... Az önce olanları birazcık anlamıştır diye tahmin ediyorum. Gligan, Breaking Bad ve Better Call Saul'den sonra yepyeni bir hikayeyle çıktı karşımıza malum. Üstelik sadece 5 bölümle dizi tarihinin en çok konuşulan yapımlarından biri olmayı başardı şimdiden. Henüz izlemeyenlere çok yalın bir şekilde özetleyeyim olup bitenleri... Bilim insanları uzaydan gelen tekrarlı bir sinyal keşfediyorlar önce. Bunun ne olduğunu keşfetmeye çalıştıkları sırada... Sinyali bir RNA dizisine çeviriyorlar. Ve laboratuvarlarda test etmeye başlıyorlar. Devamını tahmin etmişsinizdir. Ne de olsa bu filmi daha önce izledik. Hatta 2020'de bizzat yaşadık tüm dünyayla birlikte. Bir kaza sonucu bu RNA ücrelere bir virüs gibi yayılıyor ve... Dünyadaki insanların neredeyse tamamı tek bir bilinçte birleşiyor. Herkes bir anda mutlu, uyumlu, huzurlu bir ruh haliyle yaşamaya başlıyor.

13 kişi hariç. Ve onlardan biri de dizinin baş karakteri Carol. Winskey League'ın hikayeyi oluştururken izleyenlerin... ...coşkulu tartışmalara girmesini amaçladığını söylemişti bir röportajında. Bunu fazlasıyla başarmışa benziyor açıkçası. Bazen bir eser böyle yalnızca bir hikaye anlatmakla kalmaz çünkü değil mi? Hayatımızın üzerinde asılı duran görünmez bir perdeyi de aralar. İşte Pluribus tam da böyle bir şey yapıyor ve... Özgür iradeden modern insanın mutluluk arayışına... Yalnızlıktan konfor düşkünlüğümüze kadar birçok şeyi tartışmamıza bir zemin hazırlıyor. İşte ben de duvara bir tuğla daha ekleyeyim. Dizinin düşündürdükleri üzerine hep birlikte tartışalım istedim bugün.

Pluribus'un dünyasında görünenle hissedilen arasında dev bir uçurum var. Ve bu uçurum vasıtasıyla çok güzel de bir soru yöneltiyor bizi izleyenlere. Ya dünyadaki hemen hemen herkes aynı anda yanılıyorsa? Bu soru yalnızca Carol'ın değil, insanlığın da yüzyıllardır tekrar ettiği bir soru aslında. Şöyle düşünün. Bir odadasınız ve sizin dışınızda herkes aynı fikirde. Tuhaf, tarifi, zor bir baskı hissedersiniz değil mi? Yani hayır ben böyle düşünmüyorum diye bağırasınız gelir. Ama işte o görünmez yük çöküverir üstünüze. Çoğunluğun sakinliği sizin bağırışınızdan daha gürültülü gelir o anda. Tıpkı dizideki o sakin ve anlayışlı ortak bilinç. Yani biz gibi sorgusuz bir hemfikir olma haliyle karşı karşıyasınızdır. İşte burada birlik olmak ve tek tip haline gelmekle ilgili çok ince bir çizgi var sevgili arkadaşlar. Ki Glegan'ın tartışmamızı istediği ana meselelerden biri de bu.

Birlik olmayı bizi bir arada tutan doğal bir güç olarak değerlendirebiliriz. İnsanlık olarak bugün hayattaysak tabii ki birlik olabilmemize borçluyuz bunu. Birlikte olabildiğimiz için kentler kurduk. Birlikte çoğaldık. Birlikte geliştik. Fakat bazen birlik olma kavramının anlamını unutabiliyoruz. Aynı fikirde olmayı, aynı cümleleri kurmayı, aynı duyguları hissetmeyi birlik zannedebiliyor kimileri. Fakat birlik dediğimiz şey benzerlikten çok farklılıkların bir araya gelmesi üzerine kurulu bir şey temelde. El elden, akıl akıldan üstündür deyişinin bir yansımasından söz ediyoruz yani. Tek tiplikse o uyumun donmuş bir hali gibi. Çeşitliliğin boğulduğu, seslerin benzeştiği, hatta iç içe geçip birbirinden ayırt edilemediği bir durum söz konusu burada. Bir bakıma hayatın ritmi sabit bir metronoma dönüşüyor bu tek tipleşmede. Tik tak, tik tak. Ve bu düzenli, kusursuz ama bir o kadar da ruhsuz bir ritim.

İşte pluribusun dikkat çektiği şeylerden biri tam olarak bu. Hayatın huzurlu, barışçıl olması için herkesin aynı şeyleri birebir tek tip bir şekilde düşünmesi mi gerekli gerçekten de? Ya da mutluluğun tek tip bir forma bürünmesi o hayatı anlamlı kılabilir mi? Nasıl kılabilir ki? Bir toplumda herkes aynı şekilde gülüyorsa, aynı fikirleri paylaşıyorsa orada birlikten söz etmek ne kadar mümkün olabilir? Dizinin birlik ve tek tiplik üzerinden açtığı bu tartışma türümüze dair de önemli bir düşünce balonu şişiriyor sevgili arkadaşlar. Şöyle izah edeyim bunu. İnsanlık sürekli ileriye gitmek, gelişmek isteyen bir varlık biliyorsunuz ki. Ve bu ilerlemeler çoğunlukla çıkıntı birinin olağan akışa itiraz etmesiyle, bir şeyleri sorgulamasıyla başladı. Bugün sahip olduğumuz teknoloji, bilgi birikimi ya da sosyal ilerlemeler bunların hepsi birilerinin, bakın bu yanlış olabilir, konuya farklı bir yerden de bakabiliriz demesine borçlu bir noktada.

Tıpkı Pluribus'taki Carol'ın üstlendiği rol gibi. İşte bu tavır bilim dünyasında disent yani muhalif ya da karşıt görüş olarak tanımlanıyor. Cornell Üniversitesi profesörlerinden Immaculada de Melo Martin, Fight Against Doubt isimli kitabında karşıt görüşün bilgiye dayalı ilerlemede son derece önemli olduğunu vurguluyor örneğin. Ona göre bilimsel topluluklar yanlış ya da eksik varsayımları veya metodolojik kusurları açığa çıkarabilmek için mutlaka muhalif bir sese de ihtiyaç duyuyor. Karşıt görüş de alternatif hipotezlerin ve yeni modellerin geliştirilmesi için tetikleyici bir motivasyon yaratıyor. Hatta iki farklı görüşün en nihayetinde uzlaşabilmesi yapılan çalışmanın da güveniyle, Mello Martin çok güzel bir ifadeyle özetlemiş bunu kitabında. Eleştirilmiş bir fikir, sınanmış bir fikirdir demiş. Yakın dönemde yapılan bir çalışma da bu ifadeyi destekliyor zaten. Matthew Cuastes'in yürüttüğü bir simülasyon modelinde desentin bastırıldığı bilimsel çalışmalar incelenmiş.

Neticesinde ise bu tür bilimsel çalışmaların bilgi üretimi açısından verimsiz hatta zararlı sonuçlar doğurduğu saptanmış. Şimdi perspektifimizi bilimden biraz da sosyal psikolojiye çevirelim isterseniz. Zira orada da benzer bir durum var. Azınlık etkisi deniyor buna da. Berkeley Üniversitesi'nde profesörlük yapan psikolog Charles Nemeth bu etkiyi uzun süredir inceleyenlerden biri. Ona göre tutarlı bir azınlık görüşü çoğunluğun düşüncelerini yeniden değerlendirmesine yol açabilir. Yani azınlık sadece sayısal bir zayıflık anlamına gelmiyor. Kararlılık, tutarlılık, uzun vadeli bir direnç de birçok anlaşmazlıkta önemli bir rol oynuyor. Nemeth, bireylerin ilkelerine olan güveni ve bağlılığının burada belirleyici olduğunu da hatırlatıyor bu arada. Yine Carroll üzerinden değerlendirelim bu konuştuklarımızı şimdi. Onun bize dair en keskin itirazı neydi? Böylesi bir birleşmenin özgür iradeyi yok sayıyor olması.

Yani o tüm insanlığın aynı anda mutlu olmasından rahatsız değil. Bu mutluluk şeklini oluşturan sistemi sorguluyor. Seçilmiş değil zoraki bir mutluluğa itiraz ediyor. Carroll'ın yaşadığı bu içsel huzursuzluk da evrensel mutluluk illüzyonunun gölgesindeki en değerli ve tek gerçek ses aslında.

Vince Gligan'ın bu dizi aracılığıyla birçok şeyi tartıştırmak istediğinden bahsetmiştim sizlere. Birlik ve tek tipleşme, karşıt ya da kimine göre çatlak seslerin önemi. Yalnızca bunlar bile onlarca sezonluk dizilerin sırtını dayayabileceği meseleler. Fakat Gligan burada da durmamış elbette. Özgür iradeyi de biz üzerinden tartışmaya açmış. Dediğim gibi devasa bir zombiler sürüsü gibi mutlular sürüsü izliyoruz dizide. İşte bu da bizi sürü psikolojisi meselelerine yönlendiriyor. Peki biz neden sıklıkla bir sürüye dahil olmayı seçiyoruz? İşte bu meseleyi de kısa bir aradan sonra konuşacağız sizinle.

Vince Gilligan: Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından Pluribus'la birlik-tek tipleşme meselesini tartıştırıyor.
Vince Gilligan: Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından Pluribus'la birlik-tek tipleşme meselesini tartıştırıyor.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Evet, Pluribus dizisinin açtığı tartışmalar üzerine düşünmeye devam edebiliriz şimdi. Özgür irade ve buna bağlı olarak sürü psikolojisi meselesini de masaya yatırıyor diyorduk en son. Peki neden kalabalık bir toplulukta fikirlerimizi baskılıyoruz ve hemen gruba uyum sağlamaya çalışıyoruz? Bunu daha iyi yanıtlamak için ufak bir deney yapmak istiyorum şimdi sizinle.

Zifiri karanlık bir odanın içinde olduğunuzu düşünün şimdi. Hiçbir referans noktası ya da herhangi bir duvar falan yok etrafınızda. Sadece nokta büyüklüğünde bir ışık yanıyor karşınızda. Küçücük, mini minnacık bir ışık. Sabit bir şekilde duruyor orada ve siz o noktaya bakarken yavaş yavaş hareket etmeye başladığını fark ediyorsunuz. Şimdi durup bir düşünün. O nokta kaç santimetre hareket etti? Yoksa sabit miydi?

Sosyal psikolog Muzaffer Şerif'in 1930'larda kurguladığı bir deney ortamıydı aslında bu anlattığım. İnsanların çevresel belirsizlik karşısında tek başlarına verdikleri kararlarla bir gruba girdiklerinde verdikleri kararların nasıl değiştiğini incelemek istiyordu kendisi. Otokinetik etki adı verilen bir illüzyondan faydalanmıştı burada. Bu etkide gözlerimiz karanlıkta sabit bir ışığa odaklanırsa bir süre sonra onu hareket ediyormuş gibi algılar. Yani ortada bir hareket değil de zihnin ürettiği bir yanılsama var. İşte Şerif de bu göz yanılmasını bir araç olarak kullanarak tasarlamış deneyini. Öncelikle karanlık bir odaya tek tek almış deneklerini ve her birine ışığın tahminen kaç santimetre hareket ettiğini sormuş. İşte kimi 10 demiş kimi 20 kimi sadece 2 santimetre yanıtını vermiş bu aşamada. Deneyin ikinci etabındaysa aynı insanları hep birlikte almış karanlık odaya ve yine aynı soruyu sormuş onlara.

Sosyal psikolog Muzafer Sherif (1906-1988). Otokinetik etki deneyiyle grup normunun bireysel algıyı nasıl şekillendirdiğini gösterdi.
Sosyal psikolog Muzafer Sherif (1906-1988). Otokinetik etki deneyiyle grup normunun bireysel algıyı nasıl şekillendirdiğini gösterdi.Wikimedia Commons · Public domain

Işık kaç santimetre hareket etti? Bu sefer tüm belirgin farklardan çok birbirine yakın cevap vermiş katılımcılar. Hemen hemen hepsi soruya ilk yanıt veren kişiyi Kerteliz almış kendisine. Görünmez bir mıknatıs bütün katılımcıları birbirine çekmiş sanki. Farkında ya da farkında olmadan tüm yapılan tahminler birbirine benzeşmiş. İşte Şerif bunu farklı zihinlerin oluşturduğu bir grup standardı olarak değerlendiriyor. Bunu da şöyle nedenselleştirebiliriz. İnsan zihni belirsizliği seven bir mekanizma değil. Özellikle de yalnız olduğumuzda kendimize ister istemez bir referans kaynağı arıyoruz. Bir karar verirken tek başına olduğumuzu fark edince kalp ritmimizin hızlandığını hissettiğimiz anlar vardır mesela. Belki bir toplantıda, belki kalabalık bir aile yemeğinde, belki sosyal medyada hem fikir olmadığımızda hemen telaşa kapılırız. Çünkü kalabalığa karışmak bir konfor sağlar bize. Düşüncenin ağırlığını üstümüzden alır bir nevi.

Kendi fikrimizi bir kenara bırakıp gruba ayak uydururuz. Oh ne güzel, çok rahat. Çoğu zaman gönülsüzce yaptığımız bir şeydir bu maalesef. Ama işte zihnimiz çatışmayı değil, konforu ve güvende hissetmeyi seçer. Ve biz de hiç fark etmeden sürünün bir parçası oluveririz böylece. Bunu yine Pluribus'un aklımıza düşürdüğü sorular özelinde değerlendirelim şimdi. Dizi en temelde kitlesel bir mutluluk pahasına, özgür irademizi yok saymak zorunda mıyız gibi çok net bir sorunun üzerinden kuruyor hikayesini. Carroll aracılığıyla da bu soruya yeni bir kat çıkıyor. Herkes aynı şeyi söylüyorsa bu gerçekten doğru olduğu için mi? Yoksa yalnız kaldığımızda hissettiğimiz belirsizliği bastırmak için mi? Görünen o ki çoğumuz, tıpkı dizideki mutluluk virüsüne bağışıklığı olan Carroll dışındaki 12 kişi gibi belirsizliği bastırmayı seçiyoruz. Modern psikolojide buna normatif baskı deniyor sevgili arkadaşlar. Bizler kabul görmek için benzeşmek isteyen bir mekanizmaya sahibiz.

Topluluk dışında kalmama içgüdümüz farklı olma cesaretimizin önüne geçiyor. Birçoğumuz bunu fark etmeden yapıyoruz bu arada. Bir albümü beğenmesek bile büyük kitleler sevdiği için yılın albümü bu ya falan gibi gereksiz iddialarda bulunabiliyoruz mesela. İşte bu popüler kültürden alt kültüre ve maalesef tabii politikaya kadar her yerde manipüle ediliyor. Birçok halkla ilişkiler kampanyası herkes bunu konuşuyor, herkes bunu seviyor, herkes işte şu kişiyi destekliyor. Algısını yaratarak işliyor ne yazık ki. Ve biz sadece dışarıda kalmamak için o fikri benimsemek zorunda hissediyoruz. Bir anda kendimizi e ben de böyle düşünüyordum zaten ya demek için yanıp tutuşurken buluyoruz. İşte sürü psikolojisi tam da bu noktada başlıyor. Bir fikri ya da bir iddiayı filtreden geçirmeden hemen kabul etmek zorunda hissettiğimiz o anda. Ama işte ne demiştik? İnsanlık ileriye doğru gitmek isteyen bir canlı.

Asch çizgi deneyi: katılımcılar açıkça yanlış cevabı, grup verdi diye tekrar ediyor; normatif baskının klasik örneği.
Asch çizgi deneyi: katılımcılar açıkça yanlış cevabı, grup verdi diye tekrar ediyor; normatif baskının klasik örneği.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Tarihimiz boyunca yaşanan en büyük kırılmalar da bu görünmeyen baskının inkar edilmesiyle ortaya çıktı bir bakıma. Odadaki sevilmeyen ya da dışlanacak insan olma pahasına ''Hayır, bu yanlış ve ben asla böyle düşünmüyorum.'' diyebilen tek bir kişinin çıkışıyla başladığı birçok şey. Diziyi izlemiş ya da hakkında konuşulanlardan birkaç kelam okumuş herkes bir şeyleri fark etmiştir. Carol'ın sesi çok yüksek çıkıyor değil mi? İtici derecede yüksek çıkıyor. Neden milyarlarca insandan oluşan tek bir bilince ve ona öykünen diğer 12 kişiye rağmen tereddütsüz bir şekilde itiraz ediyor peki? Çünkü o, odadaki fili görebilen, şerifin karanlık odasındaki ışığın gerçekten sabit olduğunu bilen tek kişi.

Farkındalık. Poliribus'un bize sunduğu bir diğer önemli soru da bununla ilgili. Etrafında olup bitenlerin farkında mısın? diye soruyor bir nevi Vince Glidden. Mesela herkesle hemfikir olmak zorunda kaldığınız bir durumda gerçekten de mutlu olabilir misiniz? Yoksa bu mecburi veya yapay bir mutluluk mu olur? Carol'ın tartışmaya açtığı bu mesele bizim bugün dijital dünyada yaşadıklarımızı da gösteriyor. Kendi hayatımızdaki koşturmaca yetmezmiş gibi dijital dünyanın akışına da uyumlanmaya çalışıyoruz. Oranın da hani tırnak içinde örnek vatandaşı olmaya çabalıyoruz. Bunun da modern psikolojide bir açıklaması var tabii ki. Onu da şöyle izah edeyim size.

Yaşadığımız çağdaki en büyük sorunlardan biri hiçbir şeye zamanımızın yetmiyor oluşu değil mi? Evet, gün uzun fakat yetmiyor. Kendimize dair herkes bizden bir şeyler bekliyor ve biz birçok şeyi tamamlayamamış hissederek kapatıyoruz birçok günü. Buna rağmen herkes aynı anda mutlu gözüküyor ya da öyleymiş gibi davranıyor. Sanki hiçbir sorun yokmuş, her şey yolundaymış gibi. Psikoloji dünyasında sürekli es zamanlılık baskısı olarak tanımlanıyor bu durum. Toplumda herkes aynı tempoda ilerliyormuş gibi gözükürken, bireyin kendi ritmini kaybetmeye başlaması olarak da özetlenebilir. Bu konuda yapılan mesajlar, Meta analizi çalışmalarında çarpıcı bir sonuç çıkıyor ortaya. Bizim zihnimiz özellikle mutluluk konusunda kendisini başkalarıyla kıyaslamaya çok yatkın. Yani mutlu hissetme zorunluluğu bile kolektif bir ritme dönüşmüş durumda bizim için. Sanki herkes aynı anda mutlu olmak, aynı motivasyonu taşımak, aynı heyecanı duymak zorundaymış gibi.

Bunun da esas sebebi yine olağan şüpheli yani beynimiz tabii ki. İnsan zihni ritimden, senkronize olmaktan hoşlanan bir sisteme sahip. Hani derler ya insan adaptasyon hayvanıdır diye. O iddiayı aklı çıkaran bir durum yaşanıyor beynimizde. Biz bir ritme dahil olduğumuzda yani başkalarıyla aynı anda bir şeyler hissettiğimizde ödül sistemimiz de çok güçlü bir şekilde tetikleniyor. O yüzden gruptan en ufak farklılığımız dahi nörolojik anlamda bir alarm vermemize sebep oluyor. Fakat bu bilissel ve sosyal açıdan kaldırmak zorunda olduğumuz bir yük maalesef. Bununla birlikte yine yapılan meta analizlerin bir çoğunda mutluluğun tek bir ritmi olmadığı da ortaya çıkıyor. İnsanların farklı hızlarda, farklı biçimlerde ve değişik sebeplerle mutlu olduğu da bilinen bir gerçek. Yani anlayacağınız evrensel mutluluk diye bir şey yok aslında. Sadece toplumların mutlu görünme biçimleri var. Bizim de bunun farkında olup zihnimizde kişiliğimizi birbiriyle paralel ilerleyecek bir düzleme getirmemiz gerekiyor.

Bu kulağa biraz iç karartıcı gibi gelse de temelde hayattaki çeşitliliği önceleyen bir yaklaşım. Pluribus gibi kurguların bize hatırlattığı da tam olarak bu galiba. Ortada herkes için aynı anda ve aynı tipte gerçekleşiyormuş gibi gözüken bir mutluluk varsa orada bir hikaye eksik demektir. Modern zamansızlık hissi de işte bu eksik hikayelerden örülüyor zaten. Bir ritme yetişmek için o kadar çabalıyoruz ki kendi hikayemizin akışını unutuveriyoruz. Hatta mış gibi yapma telaşıyla hayatımızı da ıskalıyoruz çoğu zaman.

Çoğunluğa katılmayan kalır.
Çoğunluğa katılmayan kalır.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

O yüzden mutluluk veya mutsuzluk meselelerini öyle çok da abartmayıp hayatın her ikisinin bir karışımı olduğu farkındalığını zihnimize yerleştirmeliyiz galiba. Unutmayın odadakilerin sizi onaylamaması sizin mutlak haksız olduğunuzun bir çıktısı değil. Elbette size fikirlerinizde daima ısrar edin, sabit fikirli olun hep ben bilirim gibi düşünün filan demiyorum. Kendini eleştirmek, hatalarıyla yüzleşebilmek çok erdemli, çok ilerici davranışlar. Ancak sorguladığınız, sınadığınız, güvendiğiniz fikirlerinizden de vazgeçmeyin ya. Onay almasalar dahi o fikirleri dile getirebilmek, yüksek sesle söyleyebilmek başka bir erdemli davranış. Ve öylesi durumlarda Carol'ı hatırlamak bir çıkış yolu açabilir belki hepimizde. O tüm dünyaya rağmen dünya için mücadelesini veriyor dizide, bize de ondan birazcık ilham almak kalıyor.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt