111 Hz ·Bölüm 191 ·7 Temmuz 2025 ·25 dk ·2.438 kelime

Bedenin Alarm Verdiğinde: Tükenmişlik Sendromu

Sürekli başarılı olmak arzusu, daima iş odaklı yaşamak, kendimizden beklendilerimiz, iş yerindeki insanların bizden beklentileri... Bunlar ilk bakışta çok normal durumlar gibi gelse de, kronikleştiği zaman insanın beden ve ruh sağlığını ciddi şekilde etkileyebiliyor. 111 Hz'in bu bölümünde modern çalışma yaşamının getirdiği en büyük tehlikelerden biri olan tükenmişlik sendromunu inceliyoruz. Bu meselenin psikolojik, nörolojik ve fizyolojik etkileri kadar sosyolojik açıklamasını da yapmaya çalışıyoruz.

0:00

Oh be! Arkadaşlar çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir videom vardı. Yani resmen dert olmuştu bana. Tatlı bir dert tabii de. Açıkçası böyle hani challenge gibi bir şeydi bu videoyu hazırlamak benim için. Birkaç haftadır beynimin arka planında sadece, sadece bunu düşünüyorum. Öyle bir şey. İşte belirlediğim deadline'a yetişmeliyim. Araştırmamı derinleştirmeliyim. Yaratıcı unsurlar filan eklemeliyim derken epeyce bir yoruldum. Dünyada neler olup bittiğini bile pek takip edemedim yani siz düşünün. Ama galiba tüm bunlara değdi sanırım. Spoiler vermeyeyim ama izleyen herkese yardımcı olacağından eminim.

Gerçi tam da rahatladım diyemeyiz. Daha yetiştirmem gereken sürü sepet işi var. Yani hemen onlara girişmem gerekiyor ama önce güzel bir molayı da hak ettim bence.

Bakalım ben yokken dünyada neler olmuş.

Trump ve Alan yine birbirine laf sokmuşlar.

Didi'nin davası, Open AI, Sam Altman.

Biraz daha Sam Altman. İngiltere'de hemşire krizi... Hemşire krizi mi? O ne yahu?

Kardiyalarım sırasında sık sık gözyaşlarına boğuluyordum. Çünkü üzerimde çok fazla baskı vardı. Hep insanlara yardım edebileceğim bir iş yapmak istemiştim. Hemşirelik okulundan mezun olduğumda da çok heyecanlıydım aslında.

Gerçekten fark yaratabileceğimi hissediyordum.

Ancak zaman geçtikçe hastanedeki işler daha da stresli bir hale gelmeye başladı.

Hastalarıma iyi bakamadığımı ya da hak ettikleri bakımı veremediğimi fark ettim bir noktada. Bunun için yeterli zamanım asla olmuyordu.

Kendimi sürekli çok stresli ve bitkin hissediyordum.

Bu yüzden olabileceğim kadar ilgili olamadım.

Stres ve depresyon nedeniyle birkaç ay hastalık izni almak zorunda bile kaldım. Ah ya yazık kızcağızla. Birini tükenmiş. Bak kötü oldum şimdi ben. Neyse ben işime döneyim. Bu kadar mola yeter. E pek öyle iç açıcı bir haber de yok zaten. Teşekkürler dünya.

Kendimi sürekli çok stresli ve bitkin hissediyordum. Arka bir anda sadece var.

Bu yüzden olabileceğim kadar ilgili olamadım. Daha bir sürü var.

Bunun için yeterli zamanım asla olmadı. Yüksek berk olamaz.

Dışarıda akan bir hayat vardı da ben onu kaçırıyor gibi.

Ya yalnız ben de kendimi bu kız gibi hissediyorum galiba. Sürekli güncel ve sürekli onunla aynım. Haber akışından hiç kopmamam gerek sanki. Sürekli ilham vermem. Sürekli yaratıcı fikirler üretmem filan gerekiyor gibi. Arkadaşlar ben kendimi bu kızı. Ben kendimi bu kızı. Sürekli yaratıcı fikirler.

Arkadaşlar telaş etmeyin. Bayılacak kadar kötü değilim. Birazdan anlatacaklarımın ciddiyetini vurgulayabilmek için böyle bir mizansen hazırladık sadece. Bugün burnout ya da Türkçe ismiyle tükenmişlik sendromu üzerine konuşalım istiyorum sizinle. Bu problemi sadece kreatif işlerde çalışan insanların yaşadığını düşünmek gibi bir hataya düşüyoruz genelde. Fakat bu hemen hemen her meslek grubunda rastlanan türde bir rahatsızlık. Mesela girişte sesini duyduğunuz hemşire. Böyle biri gerçekten de var aslında. Hadi önce onun hikayesini anlatayım size.

Duyduklarınız 2018'de BBC'de yayınlanmış bir röportajdan alıntıydı. Mary adındaki genç bir hemşire mesai saatlerinin yoğunluğundan dem vuruyordu o kısa röportajda. NHS yani İngiltere'nin ulusal sağlık sistemine bağlı çalışan Mary, iki yıllık tecrübesi sonunda yaşadığı stres ve depresyonu gerekçe gösterip işinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Fakat bu konuda kendisi yalnız değildi. Sadece 2017 yılında 33 bin hemşire benzer gerekçelerle işini bırakmak durumunda kalmıştı. Ki bu da İngiltere'deki hemşirelerin iş gücünün %10'undan fazlası demek. 2024'te Guardian'da yayınlanan bir makalede COVID-19 sonrasındaki süreçte bu oranın %43 oranında artış gösterdiğiyle vurgulanmış.

Neyse efendim, Mary de genel olarak mesai saatlerinde artan iş yükünün ve baskının kendisini tükenmişliğe sürüklediğini ifade ediyordu bu röportajda. Hemşireliği fayda odaklı bir yaklaşımla seçtiğini ve insanların hayatında pozitif bir fark yaratmayı amaçladığını ifade ediyor. Fakat idealleriyle gerçekler birbiriyle örtüşmemiş maalesef. Her geçen gün artan baskı, Mary de bir başarısızlık ve yetersizlik hissi oluşturmuş. Hatta bu mental yorgunluk zamanla fiziksel bir boyuta da taşınmış ve en nihayetinde Mary çareyi işinden ayrılmakta bulmuş. Mental yorgunluğun fiziksel bir yorgunluğa dönüşmesi. Bu çok olağan dışı gibi duyulsa da aslında burnout dediğimiz şeyin en net semptomlarından birini oluşturuyor arkadaşlar. Bunları da konuşacağız elbette ama önce neymiş bu burnout dediğimiz şey ve literatürde nasıl bir yer bulmuş kendisine biraz onun üzerine konuşalım isterseniz. Dünya Sağlık Örgütü tükenmişliği iş yerinde başarılı bir şekilde yönetilemeyen stresten kaynaklı bir sendrom olarak tanımlıyor.

Bu sendromun da üç boyutta kendisini gösterdiği ifade ediliyor. Bitkinlik hissi, işe ilişkin olumsuz ya da alaycı duygular geliştirme ve mesleki etkinliğin azalması. Bu üç semptomu gösteren kişilerde tükenmişlik sendromunun yaşanabileceğini ifade ediyor uzmanlar. Aslında kendisini gizlemekte de epeyce başarılı bir rahatsızlık bu. Zira bireyin kendisinin ya da çevresindekilerin ilk anda fark etmesi epeyce güç belirtiler. Ki burnout kavramının literatüre giriş süreci de bunu destekleyen bir hikayeye sahip. Onun için de 1970'lerin başına gitmemiz gerekiyor.

San Francisco'nun Hyde Ashbury mahallesinde başlıyor her şey. Burası hippie hareketinin de merkeziydi o yıllarda. Dünya barışı işte rock'n'roll dayanışma gibi hareketlerin temellerini oluşturuyordu. Fakat LSD gibi uyuşturucuların yüksek dozda kullanımı da hippie akımının bir parçası haline gelmişti maalesef. Ne mutlu ki mevzubahis uyuşturucu krizinin çözümü için birçok genç inisiyatif alıyordu. Ve bu doğrultuda free clinic adı verilen merkezlerde gönüllü olarak çalışan insanların sayısı sürekli olarak artıyordu. Epey de emek yoğun bir çalışma süreci söz konusuydu bu kliniklerde. İşte o gönüllülerden biri de psikolog Herbert Freudenberger'di. Freudenberger 1970'de New York'ta St. Mark's adında bir klinik kurmuş ve gününün neredeyse tamamını burada geçirmeye başlamış. Gündüzleri özel danışanlarıyla ilgileniyor, geceleri ise uyuşturucudan muzdarip kişilere gönüllü olarak hizmet veriyormuş. 12 saat aralıksız süren çalışma günlerinden bahsediyoruz bu arada.

Sürekli bir çalışma hali içinde yani anlayacağınız. İşte böyle bir tempoda çalıştığı günlerin sonundaysa bir gece kendisinin tamamen tükendiğini, sinirlendiğini, kuşkulu ve depresif bir ruh haline geldiğini fark etmiş. Fakat bir ideal uğruna çalışırken böyle hissetmesine de pek anlam verememiş kendisi. İşte bunun üzerine yaşadığı duygu durumuna yönelik inceleme ve çalışmalar yapmaya başlamış. 4 yıl süren bir sürecin sonucundaysa Staff Burnout isimli bir makale yayınlamış. Bu makalede tükenmişliği işin aşırı taleplerinden kaynaklanan bir bitkinlik olarak tanımlayan Freudenberger, baş ağrıları, uykusuzluk, çabuk öfkelenme, kapalı düşünme gibi durumları da bu semptomlar arasında sıralamış. Bununla beraber tükenmişlik çeken bir çalışanın sürekli yorgun göründüğünü ve depresif davranışlar sergilediğini de ifade etmiş makalesinde.

Eminim birçoğunuz okulda ya da iş yerinizde benzer durumlar yaşıyorsunuzdur. Dönem dönem sorumluluklarımızın artması, tamamlamamız gereken görevlerin yoğunlaşması elbette olası bir şey. Fakat bu uzun bir zamana yayılınca zihnimizin derinliklerinde bir bitkinlik de büyümeye başlıyor. Ve işte bu mental yorgunluk ilerledikçe fiziksel sağlığımızda önemli etkiler yaratabiliyor. Öyle ki ileri safhalarında kansere varan vakalar dahi görülebiliyor. E bunun sebebi ise elbette beynimizden geçiyor. Her ne kadar fizik gücü gerektiren işler daha yorucu gibi gözükse de aslında zihin emeğiyle çalıştığımız işlerde daha çok yoruluyoruz. Zira beyin vücudumuzdaki enerjinin %20'sini harcayan bir organ. Şöyle düşünün yük kaldırmanız gereken bir iş yapıyorsunuz diyelim. Bir noktada fiziksel olarak yorulup dinlendirebilirsiniz kendinizi. Mesela kolunuz mu ağrıyor? Bir de kalın. Bir süre kolunuzu hiç hareket ettirmeden durabilirsiniz.

Fakat kolunuzun çalışmama komutunu verirken beyniniz işlemeye devam ediyor. Sürekli olarak çalışan bir makine var yani kafamızın içinde. Ve bu makine sadece iş odaklı çalışmaya başladığında sizi tüketen bir canavara da dönüşebiliyor. Yale ve Stanford Üniversitelerinde nöroloji çalışmaları yürüten Amy Arnston ve Tate Shanafeld de bu etkiler üzerine odaklanmış. Physician Distress and Burnout isimli çalışmalarında sürekli kontroldeki stresin ve mental yorgunluğun beyindeki prefrontal korteks fonksiyonunu bozan etkilerine dikkat çekiyorlar. Daha önceki bölümlerimizde de sıklıkla konuşmuştuk bunu aslında fakat hatırlatmakta fayda var. Prefrontal korteks soyut düşünme, karar verme, duygusal düzenleme gibi üst düzey işlevleri yürüten bir bölge. Kronik stres ve sürekli odaklılık durumu söz konusu olduğundaysa bu bölgedeki sinaptik bağlantılar zayıflamaya başlıyor. İşte bu iki bilim insanı Arnston ve Shanafeld böyle durumlarda gri madde bağlantılarının kaybolabileceğini ifade ediyor çalışmalarında.

Bu nörolojik bozulmalar sonucundaysa motivasyon düşüklüğü, kronik yorgunluk, dikkat kaybı ve empati yoksunluğu gibi bir takım belirtiler ortaya çıkıyor. Fakat stres unsurları bertaraf edildiğinde bu sinaptik bağlantıların yeniden güçlenebileceğini de ifade ediyorlar. Yani anlayacağınız üzere tükenmişlik meselesi sadece yaratıcı süreçlerle ilişkili bir durum değil. Stres ve iş yükü yönetiminin doğru olarak yapılmadığı birçok alanda aniden karşınıza çıkabilen bir sendrom bu. Fakat bu sendromun sadece çalışma koşullarıyla değil değişen toplumsal algımızla ortaya çıktığını düşünenler de var. Yani burnoutu bir de sosyolojik bir perspektiften değerlendirmemiz gerekiyor bence. Ve tabii ki bunu da yapacağız ama oraya geçmeden önce kısa bir mola verelim, soluklanalım biraz. Biz de hemen burada burnout durumuna düşmeyelim, zihnimizi koruyalım değil mi? Nefesimizi tüketmek istemeyiz sonuçta.

Evet, tükenmişliğin sosyolojik boyutunu el alacaktık değil mi? Bu konuya birçok sosyal bilimci ve felsefeci odaklandı elbette. Farklı yaklaşımlarla burnoutu değerlendiren çok sayıda inceleme var. Fakat özellikle bir filozofun yaklaşımı diğerlerinden epeyce bir ayrışıyor. Son yılların adından en çok söz ettiren filozoflarından birisi Riyong Chul Han'dan bahsediyorum. Gelin bakalım o nasıl ele almış tükenmişlik sendromu meselesini.

Güney Kore asıllı bir düşünür bu ve 2010'da The Burnout Society isimli bir kitap yayınladı ki bu kitap Yorgunluk Toplumu adıyla dilimize de çevrildi. İşte bu kitap da modern bireyi kendi şirketinin CEO'su olarak tanımlıyor. Başarı endeksli bir yaşamın içsel bir baskı yarattığını ve artık kendi kendimize işkence ettiğimizin altını çiziyor. Başarı uğruna yapılan bireysel fedakarlıklar ve sarf edilen yüksek odaklılık kişinin kendi kendisini sömüren bir noktaya varmasına da sebep oluyor ona göre. Ve bu durumu şöyle özetlemiş kitabında. Başarı odaklı bir toplumda bireyler kendi kendilerinin efendisi olduğu yanılsamasına düşerler. Kendi içlerinde hem patronu hem de işçiyi barındırdıklarını düşünürler. Fakat bu pek de gerçekçi bir durum değildir ve bireyin kendisini sömürmesinin kapısını aralar. İşte bu ifadeden yola çıkarak hareketsiz ve tükenmiş topluluklara dönüştüğümüzü söyleyebiliriz elbette.

Tabi diğer yandan başarı odaklı yaşamak, performans ansiyetesi gibi kavramlar hayatımızda daha çok yer ettikçe iş sadece bir para kazanma kaynağı olmaktan da çıkıyor. Meselenin kimlik yaratma, aidiyet duyma ve hatta kendini var etme gibi noktalara kadar vardığını ifade ediyor yazar. Bu durumun özgürlük kavramına olan yaklaşımımızı da ciddi bir şekilde değiştirdiğini savunuyor kendisi ki en kritik olan görüşü de bu sanırım. Diyor ki bugün insan efendisi tarafından değil kendisi tarafından sömürülüyor. İşte bu bireysel özgürlük algısı kendi kendimize yarattığımız bir baskının da tezahürü. Mevzubahis bu çelişki ise tükenmişliği sadece bireysel değil sistematik bir probleme dönüştürüyor aslında.

Yine kendimize uyarlayalım bu görüşü. Yaptığımız her ne olursa olsun beğenilmek ve takdir görmek istiyoruz değil mi? Başarılı olmak için zamanımızın çok önemli bir kısmını harcıyoruz. En yaratıcı ben olmalıyım. En hızlı ben çalışmalıyım. Ayın elemanı ben olmalıyım. Bu işikinin altından da kalkmalıyım. Ben neymişim be abi filan gibi düşüncelere kendimizi kaptırdıkça emeğimize de yabancılaşıveriyoruz aslında. İşte bu noktada sistemin bize yerleştirdiği bir algı üzerine konuşmak gerekiyor. Hani sevdiğin işi yaparsan bir gün bile çalışmış olmazsın meselesi var ya onu. Bu algıyı ise gazeteci Sarah Jaffe harika bir şekilde analiz etmiş. Work Won't Love You Back. Yani işiniz sizi geri sevmeyecek isimli bir kitap yayınladı 2021'de kendisi. Ve bu kitap da işini severek yapma gerekliliğini bir mit olarak değerlendirdi. İşe sadece sevgi ve gelecek hedefleri doğrultusunda yaklaştığımızda E sınırlarda biraz silikleşmeye başlıyor.

Zamanla birey kendisini sonsuz düzeyde işine adayan bir yerde konumlandırıyor. Özellikle de öğretmenler, sağlık çalışanları gibi kamusal hizmet veren meslek gruplarında bu durumun dramatik boyutlara ulaştığını ifade ediyor. Zira bu alanlarda çalışan kişiler mesleklerini sadece ekonomik kaygılarla değil aynı zamanda bir ideal uğruna seçiyor. Tıpkı bölümün başında bahsettiğimiz o hemşire Mary gibi. Hayatı sadece çalışma ve sadece başarı odaklı bir şekilde ele aldığımızda iletişimi bozuk, enerjisi düşük topluluklara dönüşüyoruz. Kapitalist dünyanın meşgul olmayı yücelttiğini ve modern işçilerin de bu görüşü içselleştirdiğini savunuyor mesela yazar. İşini sevme ve yüksek efor sarf etme zorunluluğu hissetmenin ise temelde bir tezat oluşturduğunu çok da çarpıcı bir cümleyle açıklıyor. Diyor ki işimiz bizi sevemez, onu bunun için tasarlamadılar.

Caffey'in kitabında birçok gerçek insan hikayesi de yer alıyor bu arada. Farklı sektörlerde emek veren çalışanların tükenmişlik ve kendi emeğine yabancılaşmayla sonlanan süreçlerini dikkatlice inceliyor. Dolayısıyla bir şekilde edinip okumanızı öneririm bu Work Won't Love You Back işini sizi geri sevmeyecek kitabını. Şimdi bu noktaya kadar tükenmişliğin tanımını yaptık. Bu hadiseyi psikolojik, sosyolojik ve hatta nörolojik açıdan ele almaya çalıştık. Peki tükenmişliği nasıl önleyeceğiz? Nasıl sıyrılacağız bu tehlikeden? Hadi bölümü kapatmadan önce biraz da bunun üstüne konuşalım.

Bu konuda pek çok yaklaşım var elbette fakat en önemli adım tükenmişliğe dair bir farkındalık geliştirmek. Sadece kendinizin değil çalıştığınız yerde veya çevrenizdeki insanların işleriyle kurduğu bağı da dikkatli bir şekilde gözlemek gerekiyor. Yine bölümün başında da konuştuğumuz üzere tükenmişlik çok sinsi bir rahatsızlık. Bir anda çıkmıyor ortaya, bir süreç sonucunda ortaya çıkıyor. Ve bunu unutmamak gerekiyor. Algıları açık tutmak epeyce bir önemli. Ve tabii ki tükenmişlik sendromu belirtileri gösteriyorsanız profesyonel bir destek almayı ya da çevrenizden yardım istemeyi de ihmal etmemek gerek. Veya etrafınızda bu belirtileri gösteren arkadaşlarınızla bir dayanışma içinde olmanız son derece önemli. Bununla birlikte çalışma süreçlerinde sadece zaman yönetimine değil enerji yönetimine de odaklanmamız gerekiyor. Bunun için de Çolhan'ın önemli bir önerisi var aslında. Vita contempla vita yani dur ve düşün yöntemi.

Ne istediğiniz, sizi neyin mutlu neyin mutsuz ettiği ve gerçekte nasıl biri olmak istediğiniz. İşte tüm bunlar başarılı olmaktan daha önemli meseleler aslında. Bunlar üzerine düşünmeye vakit ayırmalı. Hayatı sorgulayabileceğiniz ya da ondan zevk alabileceğiniz molalar yaratmalısınız kendinize. Yani sadece dinlenmek değil, o dinlenme sürecinden verim alabilmek de önemli. Diğer yandan bunu sadece bireysel olarak değil, kolektif bir şekilde de yapmak gerekiyor. İş yerinizde kendiniz ya da iş arkadaşlarınız için stresi azaltacak ortamları yaratmak ve bu yönde taleplerde bulunmak da çok önemli bir adım. Ve en önemlisi de sınırları belirlemelisiniz. Eminim çok sık bir tatil yapsam her şey yoluna girer falan gibi düşündüğünüz oluyordur sizin de. Fakat söz konusu tükenmişlik sendromu olduğunda bu sadece geçici bir çözüm ne yazık ki. Bu noktada iş ve özel yaşantınız arasında kesin bir sınır belirlemeniz ve buna göre bir sistem oluşturmanız gerekiyor.

Geçtiğimiz bölümlerde de adını andığımız Gaber Maid bu sistemi hayır deme alışkanlığı edinmek üzerinden kurmuş mesela. Ve bu kavramı vücudunuz hayır diyorsa kitabında epeyce detaylı bir şekilde anlatıyor. Ama yine de ben kısaca özetleyeyim. Kendimize sürekli erişilebilir kıldığımızda tükenmemiz de kaçınılmaz oluyor. Bunun için basit ama etkili bir pratik de öneriyor kendisi. Her gün hayır diyebileceğimiz küçük durumlar yaratmak. Bu sayede kendi yaşantınızı birçok şeyin önüne koyabilme alışkanlığı da oluşturursunuz diyor.

Bunlar çok basit çözümler gibi gelebilir size ama aslında uygulaması göründüğü kadar kolay şeyler değil maalesef. En son ne zaman birine içtikteniriz? Büyüktenlikle şöyle güzelce bir hayır diyebildiğinizi bir düşünün mesela. Biz kibar insanlığınız, kibar bir topluluğuz. Ya da ne zaman gerçekten kendiniz için bir şey yaptığınızı bir hatırlamaya çalışın. Zaman o kadar hızlı akıyor ki bazen iki saat önce ne yaptığımızı bile unutabiliyoruz. Farkındalığımız da tıpkı dikkat süremiz kadar kısaldı ne yazık ki. Evet çalışmak tabii ki hepimizin ihtiyacı. Bununla geçiniyoruz. Çoğunlukla bununla kendimizi var ediyoruz. İhtiyaçlar piramidindeki her basamak bir noktada işte buradan geçiyor çalışmaktan. Başarılı hissetmek, duruşumuzdan bakışımıza kadar her şeyi etkileyebiliyor. Tüm bunlar gayet insani, çok gerçek duygular. Fakat her şeyde olduğu gibi burada da bir sınır olmalı. Ve o sınırı bizim de iyi çizebilmemiz gerekiyor sevgili arkadaşlar.

Dolayısıyla bölümü kapatırken Büyong Cholhan'ın önerdiği yöntemi ara ara denemenizi rica ediyorum sizden. Kendinize şu soruları sorabilirsiniz mesela. Gerçekte nasıl birisi olmak istiyorum? Beni gerçekten mutlu eden şeyler ne? Ve en son kendim için ne yaptım? Tükenmişlik sendromu yaşamıyor olsanız da bu sorulara vereceğiniz dürüst cevaplar bazı konularda yolunuza ışık tutacaktır diye umuyorum. Vereceğiniz cevapların size ve çevrenizdekilere yardımcı olması dileğiyle.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (14)