111 Hz ·Bölüm 102 ·6 Kasım 2023 ·27 dk ·2.437 kelime

Zihnimizin Arşiv Odası

0:00

Herkese merhaba, ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Çocukluk, belki de hayatımızın en güzel, en neşeli, en gamsız dönemi.

Her şeyin gözümüze uçsuz bucaksız göründüğü, dünyanın koca bir oyun parkını andırdığı, renklerin daha bir canlı, seslerin daha bir melodik, tatların daha bir iştah kabartıcı olduğu o yıllar.

Malum çocukluk dönemi hepimiz için çok değerli, çok özel. Yani aranızda bunu inkar edecek olan yoktur diye tahmin ediyorum. Ortalama bir insan ömrünün büyük bir kısmı yetişkin olarak geçiyor. Ama çocukluk göz kırpmak kadar hızlı neredeyse. Sanki eşi benzeri olmayan bir çiçek gibi sunuluyor o dönem bize. Ertesi gün o çiçekte ne renk ne de koku kalıyor. Ve tüm yaşamamız boyunca o tek günde duyumsadığımız kokuyu, o rengi, o bize hissettirdiklerini tekrardan bulabilmeye çalışıyoruz.

Çok güzel bir histir bu, bilirsiniz.

Şiirsel bir giriş oldu değil mi? Ama zaten nostalji her zaman böyle şiirsel hissettirir biraz. Hayatın o tek düze akışından kopup tüm duyularımızı canlandıran bir zaman yolculuğuna çıkarız. Sesler duyarız, yüzler görürüz, kokuları hatırlarız.

Mutluluğu ve burukluğu bir arada hissederiz.

Peki o zaman biraz düşünün. Zamanında kendi adımlarınızı takip edin ve en eski çocukluk anınıza ulaşmaya çalışın. Neler hatırlıyorsunuz? Bir doğum günü partisi?

Annenizin size sarılması?

En yakın arkadaşınızla oynadığınız bir oyun?

Arka koltukta oturduğunuz bir araba yolculuğu?

Sadece düşünün. Zihninizde hangi resimler beliriyor? Bu resimler ne kadar parlak? Aklınıza gelenler oldukça net mi? Yoksa görüntüler bulanık, sesler biraz boğuk mu? Hissedin. O anda kalın. Ayrıntıları biraz daha hatırlamaya çalışın. Şimdi size bir sorum daha var. En eski anınız kaç yıl öncesine uzanıyor?

O anıdaki siz kaç yaşındasınız?

11 mi? Belki de 6. Yoksa 3 mi? 3. Cidden mi? 2. Yok artık. 1 mi?

Aranızda bu yaşlara ait anıları olanlar var mı? Eğer cevabınız evetse o zaman bir başka sorum daha olacak. Bu anıyla aynı dönemden başka görüntüler geliyor mu aklınıza? Hepsi aynı canlılıkta mı? Yoksa başlangıçta pek çok anı sayabilirken gittikçe zorlanmaya başladığınızı mı fark ettiniz? Özellikle daha küçük yaşlara inildikçe renklerin ve seslerin yerini karanlık ve sessizlik mi alıyor?

Hayatımızda çocukluğumuza bu kadar özlem duyarken o döneme ait anıların zihnimizde böylesine nadir olması üzücü değil mi?

Belki en azından bunun oldukça normal olduğunu söyleyerek içinizi biraz olsun rahatlatabilirim.

Hatta bu o kadar ortak bir deneyim ki akademik kaynaklarda geçen bir ismi dahi var. Şimdi gelin ne olduğunu birlikte öğrenelim.

Çocukluk amnezisi ya da çocukluk hafıza kaybı. Bu durum ilk olarak 1893 yılında American Journal of Psychology'de Caroline Miles tarafından tanımlanmış. 1910 yılında adını koyan ve sebepleri üzerine tartışmalı açıklamalar getiren kişi ise psikanalizin babası Sigmund Freud'dan başkası değil. Freud'un açıklamalarının tartışmalı olmasının da bir sebebi var. Çocuklar hakkındaki bir kavramdan bahsederken merkeze şiddet ve cinsellik dürtülerini koyması. Ona göre bu dürtüler aslında doğumumuzdan itibaren bizimle ama tabu olduklarını fark ettiğimiz anda bilincimizin dışına itmeye yani onları bastırmaya başlıyoruz. Ve işte bu şekilde unutma gerçekleşiyor.

Günümüzdeki teoriler ise daha çok bilişsel ve sosyal gelişim faktörleri üzerinden ilerliyor. Ama araştırmacıların net bir cevap bulmakta zorlandıkları bir soru var. Şimdi bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Tahmin edeceğiniz üzere bir şeyi bulmak ancak o şey zaten en başından beri oradaysa mümkün olabilir. Mesela odanız çok dağınık ve çorabınızın tekini kaybettiniz. Kat kat yorganın ya da küçük bir kıyafet tepeciğinin altında bile olsa onu bulma ihtimaliniz vardır değil mi? Ama çorap zaten odanızda değilse ve o zaman onun orada olduğuna inanarak yaptığınız aramalar da boşa çabalamış olacaksınız.

İşte bilim adamları çocukluk anıları konusunda da aynı böyle bir ayrıma düşüyorlar. Bu anılar gerçekten de hafızamızın uzak bir köşesinden geri getirilmeyi mi bekliyorlar yoksa zaten hiç orada olmadılar mı? Ne dersiniz? Oldukça gizemli bir soru değil mi? Az önce size hatırlayabildiğiniz en eski anıyı sormuştum. Eminim ki 3 yaştan daha küçük olduğu dönemdeki bir anıyı hatırlayanlar aramızda çok çok azdır. Çünkü erken çocukluk şeklinde isimlendirilen bu dönem yapılan çalışmalar sonucunda amnezinin ilk aşaması olarak belirlenmiş. İkinci aşamaysa anılarımızın oldukça dağınık böyle belli belirsiz birbirinden uzak sayıca az olduğu bir dönem. Yani 3 ila 6 yaş aralığı. Unutkanlık etkisini hala gösteriyor ama sis bulutu her yaşta biraz daha dağılmaya başlıyor. Ne kadar ilginç ki kişilik gelişimi için en kritik dönem kabul edilen bu 0 ila 6 yaş arası kendi kişisel tarihimizde adeta bir muammaya karşılık geliyor.

İletişim tarzımız, mizacımız, yetişkin hayatımıza aktardığımız o ilişki kurma biçimleri hep bu aralıkta şekilleniyor. Çocukluk anılarımız doğrudan hipokampus adı verilen bölgeye etki ederek yetişkinliğimizdeki beyin fonksiyonlarımızı bile belirliyor. Hipokampus beyinde hafıza ve yön bulmayla ilintili olan bölge. Sizce de çok ilginç değil mi? Belliğimiz beynimizin içine yerleştirilmiş bir pusula gibi.

Sahi beyinden bu kadar bahsetmişken biraz ortam değişikliğine ne dersiniz? Orada neler olup bitiyor şöyle bir yakından görsek mesela. Eğer cevabınız evetse o halde ufak bir yolculuğa çıkıyoruz. Sizi götürmek istediğim bir yer var.

Geldik sanırım değil mi?

Evet şu anda beyninizin içindeyiz. Serebral korteksin kıvrımlarında dolanıyoruz.

Bu ay canına. İçerisi oldukça aktif. Bu bölümü dinlerken edinilen tüm bu bilgileri işlemek için beyniniz var gücüyle çalışıyor şu anda. Frontal loba geldik. Ooo burada çok önemli kararlar alınıyor. En iyisi biraz sessiz olalım dikkat dağılmasın fazla.

Hey dikkat edin. Nöronların arasındaki elektrik akımına kapılmayın. Yolculuğumuz daha bitmedi. Biraz daha aşağı inmemiz lazım. Temporal loba. Ve oradan da hipokampus. Oraya arşiv odası da diyebiliriz. Ki böyle demek benim daha çok hoşuma gidiyor.

Arşiv odası. İşte geldik.

Burası daha sakin. Daha çok bir ofisi andırıyor.

Ulaşılmaz gibi görünen upuzun raflarda çeşit çeşit kutular, renk renk dosyalar var. Resimler, konuşma sesleri, yazılar, şarkılar.

Her çekmeceden yeni bir not, yeni bir eşya çıkıyor.

Bazı raflar o kadar uzakta ki üzerlerindeki dosyalar çok da net görünmüyor. Bazı dosyalarsa neredeyse her zaman açık.

Bakalım burada ne yazıyor. Bazı isimler, adresler, telefon numaraları. Bunlar ne? Sanırım birkaç parola. Tamam tamam bakmıyorum. Şimdi hiç özel hayatı ihlay suçu işleyip de başımıza iş filan almıyorum.

Raflar sürekli olarak hareket halinde. Bazıları gittikçe tepeye doğru yükselirken bazıları da aniden zemine iniyor ve içindeki dosyalar frontal loba postalanıyor. Aynı şekilde frontal lobdan da buraya sürekli olarak yeni bilgiler gelip geliyor. Bakın mesela sevdiğim yemek. Yerin listesi adlı bir dosya çıktı şu anda karşıma. Sanırım öğün saati yaklaşıyor.

Burası çok büyük. Hangi yöne baksak yeni koridorlar, küçük başka odacıklar görüyoruz. Her şey hem büyük bir düzen içerisinde hem de oldukça karmaşık.

Birini arıyoruz aslında.

Sizinle tanıştırmak istediğim biri var. Ama şu anda nerede ki bu acaba?

Hah, taktilo seslerini duyuyor musunuz? Bu sesleri takip ederek aradığımızı bulabiliriz. Hadi beni izleyin.

Yaklaşmış olmalıyız. Sesler çok daha net duyuluyor.

Ve işte orada. Çalışma lambasının aydınlattığı geniş masasında oturan, gözleri masanın üstündeki notlarla taktilo arasında gidip gelen çalışkan yazarımız. Aradığımız kişi tam da o. Sonunda karşılaştık kendisiyle. Biraz eski usul bir çalışma sistemi var ama işleri hiç aksatmıyor. Neyse neyse konsantrasyonunu bozmadan ona biraz daha yaklaşalım şimdi.

Bakın en son yazdıkları arasında 111 hertz'in son bölümünü dinlemeye başladığınız da var. Sonra en son konuştuğunuz kişi aranızda geçen diyalog. Neyse neyse ne demiştik. Özel hayatın gizliliği önemli. Biz şimdi konumuza geri dönelim.

Fazla konuşamamış olsak da tanıştığımızda çok memnun oldum. İyi çalışmalar.

Dönüş yolu biraz uzun olacak. En iyisi soluklanmak için kısa bir ara verelim. Sonrasında kaldığımız yerden devam ederiz.

Evet biraz dinlenme şansı bulduğunuzu umuyorum. Zorlu bir yolculuktu ama sizi kendi beyninizin içindeki o yazarla tanıştırmak istedim. Hafıza merkezinize kısa bir ziyarette bulunduk da diyebiliriz. Daktilonun başındaki yazar tüm bu anları daha yaşanırken kayıt altına alıyor. Yani gördüğünüz gibi ünlü bile olmanıza gerek kalmadan her an her saniye hayatınızla ilgili yazılan bir kitap var. Otobiyografik bir roman gibi. Zaten bu hafıza türüne de otobiyografik hafıza deniliyor. Ne kadar heyecan verici değil mi? Yani beyninizin içinde bir kitabın yazıldığı düşüncesi. Peki bizimle ve yaşadıklarımızla bu kadar ilintili bir sisteme sahipsek çocukluk dönemi anılarımız arasında neden bu kadar boşluk var? Merak etmeyin arkadaşlar bu sorunun cevabını araştırmak için buradayım. Ama önce dedektif şapkamı takmam gerekiyor. Sahi nerede bu ya?

Vay çok yakıştı şapkada. Şimdi gözlüklerimi de takayım.

Evet şüphelimiz bu yazar. Arşiv odasının kurulduğu yıllardan beri buradaydı. Ama ilk 3 yıldaki raporlara ulaşılamıyor. Birkaç tane var ama onları da incelemeye gönderdik. Gerçek olup olmadıklarını araştıracaklar. Bu raporların tarihleri sonradan atılmış olabilir. Hmm. Peki teoriniz nedir dedektif? Onun gibi düşünmeye çalışıyorum. Muhtemelen o ilk 3 yılda dışarıdan gelen seslere hiçbir anlam veremedi. Çünkü buraya yeni tayin olmuştu ve bu işe daha yeni başlıyordu. Üstelik dilimizi de bilmiyordu. Dolayısıyla yaşananları kağıda iyi aktaramadı. Zamanla dilimize ve yaşam tarzımıza alıştıkça anlayabildiği ölçüde raporlama yapmaya başladı. Hay aksi. Yine de elimizde çözebileceğimiz bir dosya olurdu. Ama o da yok. Dert etme dedektif. Çünkü benim başka bir teorim daha var. Arşiv odası ilk yıllarında bu kadar gelişmiş değildi. Muhtemelen yazarımızın yazmak için gerekli ekipmanı bile yoktu. Siz de biliyorsunuz ki burası her yıl biraz daha profesyonel çalışan bir ofis haline geldi.

Belki de ilk üç yılda yaşananları gayet güzel not etti ama sürekli olarak yeni şeyler yazılıyor ve yeni dosyalar geliyordu. Ve haliyle ilk belgeler biraz geri planda kaldı. Belki de mürekkep uçup gitti ve anılar artık okunamaz duruma geldi.

Şüpheli ama mümkün. Ya da hayır hayır belki de yazar yazmış olduğu iki anının birbirine çok benzer olduğunu ve aynı şeyi anlattığını düşündü ama anılar arasında yıllar vardı. O da daha detaylı, daha güncel olanını seçip eskisini çöp sepetini zulattı.

Sonuçta arşiv odasının da sınırları var. Belki de bu alanı daha etkili kullanmaya çalışmıştır. Yine de tüm kaybolan belgeleri böyle açıklayabilir miyiz? Ya da dosyalar belki de hala burada bir yerlerde. İlk yazıldıkları haliyle duruyorlar. Ama yıllar önce yazar tarafından farklı anahtar kelimelerle kodlanarak rafa kaldırılmış. O zamanki tecrübesiyle. Şimdi yıllar sonra o anıları farklı kelimelerle arıyor çünkü artık daha olgun. Dosyalar arşiv odasının bir köşesinde saklı olabilir ve biz onları geri getirecek sihirli sözcükleri hiçbir zaman bilemeyecek olabiliriz. Ekibin tamamını derhal buraya istiyorum. Bu gece tüm bu arşiv odası en ufak köşesine kadar aranacak. Anlaşıldı mı?

Dedektif gözlüklerimle yaptığım çıkarımlar aslında çocukluk dönemi anılarımızı neden hatırlayamadığımıza dair teorilerin bir temsili. Araştırmacılar sorunun kaydedilme noktasında mı yoksa kayıtlı anıları geri getirme yöntemimizde mi olduğu konusunda farklı fikirlere sahip. Bilişsel bakış açısına göre çocukluk dönemi anılarına ulaşmaktaki bu engel o dönemde prefrontal korteks gibi anlamaya ve anlamlandırmaya yarayan beyin bölgelerimizin yeterli ölçüde gelişmemiş olması. Yani zaten en baştan kaliteli bir kayıt alamamış sayılıyoruz.

Az önce sizi elektrik akımından son anda kurtardığım anı hatırlıyor musunuz? Nöronlarınız arasından geçiyorduk. İşte bu nöronlar erken çocukluk döneminizde arşiv odası diye adlandırdığım o hipokampuste müthiş bir hızda yenileniyor ve çoğalıyorlar. Buna nörojenez deniliyor ve biz büyüdükçe yavaşlıyor. Gelişimsel psikoloji ve nörobilime göre beynimiz bu büyük yenilenme esnasında uzun süreli anılar oluşturamıyor çünkü kendisi stabil değil.

Bu bir eve sürekli yeni katlar çıkılması, yeni odalar açılması, her odasında tadilat olması gibi bir şey. E bu haldeyken nasıl oraya kalıcı olarak yerleşip köklenebiliriz ki? Geri getirme yöntemi ise tamamen farklı bir konu. Sınavda bir bilgiyi hatırlamaya çalıştığınızda bazen onunla alakalı yüz ayrı şey düşünürsünüz ya. Bir ipucundan diğerine atlarsınız ve sonunda da sonuca ulaşırsınız. İşte anılara erişim de buna benzeyen bir şey. Bazı araştırmacılara göre ilk anılarınıza ulaşamıyorsunuz çünkü doğru ipuçlarına sahip değilsiniz. Çünkü anıyı kaydeden küçük sizle artık hayata aynı pencereden bakmıyorsunuz. Size bıraktığı notları anlamlandıramıyorsunuz. Biraz kalp kırıcı değil mi? Sanki orada bir yerde doldurulması gereken bir boşluk var. Benlik bilincimiz, kimliğimiz anılarımızla şekilleniyor. Eğer anılarımız değişime veya bozulmalara uğrayabiliyorsa, yitip gidebiliyorsa ve o zaman biz kimiz?

Boşluklardan nasıl anlamlı ve tutarlı bir hikaye oluşturabiliriz ki?

Peki o zaman size başka bir soru sormak istiyorum. Hatırlamıyor olmamız o anıları geçersiz ya da anlamsız mı kılar? Unuttuğumuz her şey boşa mı yaşandı? Aklıma Hayao Miyazaki'nin 2001 yılı yapımı Ruhların Kaçışı filmindeki bir söz geliyor şimdi. Gerçekten olan bir şey asla unutulmaz. Hatırlamıyor olsan bile.

Üstelik bu sözün bilimsel bir karşılığı da var. Klinik ve davranışsal kanıtlar, erken dönem deneyimlerinin hayatın geri kalanında beynimizin çalışma şeklini etkilediğini gösteriyor. Anılarımızın oluştuğu hipokampus yaşadığımız iyi veya kötü tüm deneyimlere, öğrendiğimiz tüm bilgilere göre değişiyor. Şu anda bile. Buna beyin plastisitesi deniliyor. Yani bir hatırayı bilinçli olarak hatırlamasak da yaşadıklarımız beynimizi ve dolayısıyla bizi dönüştürmüş oluyor. Somut bir iz bırakıyor. Bu yüzden birbirimizden ve eskiden olduğumuz kişiden bile farklıyız. Bu yüzden geçmişte bize göre boşluk olan o bilinmezlik zamanları hiç de anlamsız değil. Kişiliğimizde her birinin bir yansıması var.

Nostalji belki de bu yüzden bu kadar karşı konulamaz geliyor. Tıpkı hem sevinci hem hüznü içinde barındırması gibi aslında gücünü hatırlamak kadar hatırlamamaktan da alıyor. Duygularımız ve bazı detaylar en az bugünkü kadar canlı ama geri kalan her şey biraz bulanık, biraz uzak, biraz hayal meyal. Üzerimizdeki büyüğüne etkisi de buradan gelmiyor mu zaten? Geçmiş hatıralar eğer bugünkü kadar canlı olsa hep şimdiki anı hapsolmuş gibi hissederdik. Ama ne mutlu ki zaman yolculuğu yapabiliyoruz.

Miyazaki'nin yine Ruhların Kaçışı filminde de kullandığı Japon felsefesinden gelen bir hikaye anlatma aracı var.

Ma. Sözcüğün yaklaşık karşılığı duraklama ya da boşluk anlamına geliyor.

Miyazaki bir röportajında el çırpmaların arasında geçen zamanın ma olduğunu söylüyor ve bu tekniği bilinçli olarak kullanıyor. Sürekli aksiyon dolu sahneler yerine aralara karakterlerin hikayenin ilerlemesine yönelik hiçbir şey yapmadıkları, bazen sadece oturdukları, böyle dışarı izledikleri, yani kısaca durdukları anlar yerleştiriyor.

Üstelik bunu sadece hareketsizlikle yapmıyor. Kimi zaman müziğe ve diyaloglara da ara verip sessizliğin tüm gücünden faydalanıyor. Bu anlar sayesinde izleyici biraz dinleniyor. Hikayeyi özümsüyor. Birbiri ardına gelen sekansları takip etmek yerine karakterin iç dünyasına yöneliyor.

Ruhların kaçışı da büyümeye dair bir film. Ve bu tekniğin kullanıldığı tren sekansında biz bu geçişi açık seçik hissediyoruz.

Karakterin filmdeki mücadelesi ve olgunlaşma yolculuğu bu sekansla beraber akıllarımıza kazınıyor. Miyazaki bu sürede izleyicide oluşan beklentinin gelecek sahneleri ve filmin tamamını daha geniş bir perspektifte anlamlandırmalarına imkan tanıdığını düşünüyor. Hiç boşluk olmayan bir filminse izleyicide hissizleşmeye sebep olacağına inanıyor. O boşluklarda karakterin kim olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Nereye varmaya çalıştığımı görüyorsunuz değil mi?

Belki de unutmak bizim kendi hikayemizdeki ma anlarını oluşturmamızı sağlıyordur. Ne dersiniz? Belki de yaşamamız bu hatırlamadığımız ama bizde sonsuza kadar iz bırakan boşluklar sayesinde derin bir anlam kazanıyor. Ve biz hissizleşmekten kurtulup anılarımıza yaptığımız her yolculukta hayatın bize sunduğu tüm duyguları sonuna kadar yaşayabilme güzelliğine erişebiliyoruz. Boşluklar filmdeki geçiş sahnesi gibi hayatımızın farklı dönemlerini birbirine bağlıyor. Hayal gücümüze bir kapı açıyor.

Çocukluk göz kırpmak kadar hızlı demiştim ya. Tıpkı el çırpmak gibi gözümüzü kapatıp açıncaya kadar geçen süre içerisinde de bir anlam ve hikaye saklı. Nefes alıp verdiğimiz süre içerisinde de her anımız hayat hikayemizin ritmini, noktasını, virgülünü, paragraf aralarını oluşturan eslerden oluşuyor. Otobiyografik romanınızı size özel ve unutulmaz kılan da bu. Bilim, çocukluk amnezisi için yeni teoriler üretmeye devam edecek. Hatta belki de bu durumu tamamen ortadan kaldıracak yöntemler bulunacak. Kim bilir belki de yakın bir gelecekte hafızamız hareket eden, karmakarışık, kocaman bir arşiv odası kadar değil de ancak doğup büyüdüğümüz bir ev kadar bilinmez olacak.

O zamana kadar çocukluk tıpkı zaman gibi sahip olamayacağımız özgür bir bulmaca olarak hayatımızın baş köşesinde yer etmeye devam edecek ve biz ne kadar büyürsek büyüyelim bu gizli dünyayı ziyaret etmeyi ve o bilinmezliğe teslim olmayı sürdüreceğiz.